Kalbime girmeden beynimde işin ne?
Evvela kendime soruyorum soruyu.
Sonsuzu bildiğiniz halde sonluyu tercih eder mi insan?
Akıllara durgunluk veren bir düzen içindeyiz. Giderler gelirlerin katbekat üstünde. Gidenler içimizde mıh gibi takılı. Ne yene kadar sahip olsak da doymak bilmeyen bir yanımız ve buna sebep olan sürekli değişen bir düşüncemiz hislerimiz mevcut. Aksi halde gelişmeyen dönüşmeyen her şey geçmişte kalır, ilerleyemez.
Bu kadar kâfi kelimesini çok nadir kullanırız. Çünkü yaratılışımızdan itibaren bir değişim döngüsündeyiz. Tuhaf olan tüm bunların yanında bizim kim olduğumuzun neye bağlı kaldığımızı belirleyen şeyler de vardır.
İnanç gelenek görenek gibi. Kalbi vereni içine sonsuz sevgiyi işleyene teslimiyetimizde kim olduğumuza dair bir delildir.
Ne de olsa günün birinde biri giden biri kalan olacak ama yokluğunda da kalbimizde yaşatmayı biliriz. İçimizde bizle her güne uyanan nice sevdiklerimiz var.
Kalbime girmeden beynimde işin ne?
Kalbime girmeden beynimde ne işin var?
Düşüncelerime sızmışsın ama duygularım sana yabancı. Mantığım seninle uğraşırken, kalbim sessizce geri çekiliyor. İnsan bazen birini aklıyla tanır, ama kalbi onunla aynı dili konuşmaz. Belki de en büyük yanılgı, kalbe uğramadan zihne yerleşmeye çalışan hislerdedir; çünkü sevgi önce kalpte doğar, sonra düşüncelerde anlam bulur.
Öylesine büyük öylesine derin bir yerdir ki yüreğimiz, ölenleri de oraya gömeriz taşla toprağa gerek kalmadan, gömdüklerimizi de yaşatırız orada. Zaten yaşarken varoluşlarıyla bizi canlandıran herkesin bir evi vardır yürek mülkümüzde. Bir söz düşünün bizim aklımızdan mı kalbimizden mi çıkıyor. Ağzımızdan çıkan her kelime her cümle kalpten söylersek kalbine, gelişigüzel söylersek anlamını yitirir.
Sevda işte bu dünyanın en ince ince yaşanması gereken bir güzel halidir. Buna layık biriyle olmak da cennetin bambaşka halidir demektir.
Asırlar geçer, takvimler eskir; ama kendini bulan insan, çağların ötesinde yaşar.




