Biz hangi ara tüketmeye çok meraklı bir toplum haline geldik.
Sofradan doymadan kalkan, açlıktan karnına taş bağlayan, Peygamberin tıka basa yiyen ümmeti olduk.
Bir bende olsun, “fazla mal göz çıkarmaz” düşüncesiyle para, eşya, mal, mülk biriktirme savdanız yüzünden, akıp giden zamanı, sağlığımızı, mutluluğumuzu, sözümüzü, benliğimizi tükettik.
Biriktirme hırsımız gözümüzü kör etti, Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev, hatta evler, biriktiriyoruz.
Yediklerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük hale geldi.
Birçoğumuz, ömrümüzden daha çok borç biriktiriyoruz.
Bir evimiz varken kredi çekip bir ev daha alalım çocuklarımız rahat etsin. Bizim çektiklerimizi onlar çekmesin. Prof. Dr. Acar Baltaş hocamın muhteşem bir tespiti var: “Acı, hüzün, hayal kırıklığı yoksa hayatın içinde o hayattan hiçbir hikâye çıkmaz” insanı insan yapan erdem yaşadığı zorluklardır. Sizler onların borçlarını ödemek için ömrünüzden, huzurunuzdan, uykularınızdan feda ederken onlar hayatlarının sefasını sürmüş olacaklar. Çocuklarınız ailenizin refahına ortak olur. Hayatına değil. Ve mecbursun yapacaksın ya da yapmasaydınız.
Çoğu zaman elimizde olan ama fark etmediğimiz nimetleri, hoyratça, harcıyoruz.
“İnsanoğlu yaşlandıkça besler, gençleştirir arzularını. Biriktirdikçe hayata olan bağı daha çok artar.”
Öyle bağlanıyoruz ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceğimizi, bütün biriktirdiklerimizin burada kalacağı fikri zamanla yitip gidiyor aklımızdan.
Kışın sofraya koyabildiğimiz bir tas sıcak çorbanın, yudumlayarak içtiğimiz bir bardak çayın, ekmeği zeytine bandırılarak yemenin en büyük zenginlik olduğunu, ne zaman fark edeceğiz.
Gören bir gözümüz, tutan bir ellimiz, yürüyen bir ayağımızın, aldığımız her nefesin en büyük nimet olduğunu. Bir uzvumuz kaybettiğimizde, dünya kadar malımız olsa da bir daha alamayacak kadar fakir insanlarız.
Evimizi, işimizi, mekânımızı beğenmiyoruz. Zaman en kıymetli vaktimiz onu da, çarşı, Pazar gezip alış verişe, harcayıp eğlenceye doymuyoruz. Daha çok lüks yaşamak için kredi çekip çırpınanları gördükçe. Gülümsüyorum ve içimden ‘’ İhtiyacımız olan bir avuç toprak. ’’ er ya da geç oda doyuracak gözümüzü.
Tolstoy’un "İnsan Ne İle Yaşar" adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik hikâyesi cereyan etti gözümde. Hani sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurarken; günlerden bir gün uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Reis’in tek şartı vardır. Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katlettiğin bütün yerler senin fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım. Yoksa bütün hakkını kaybedersin” der.
Pahom, güneşin doğuşuyla beraber yürümeye başlar. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçek istemez. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Kazandıklarını kaybetmemek için koşar, koşar, ama takati kesilir. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz… Reis olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden tekerrür etmiştir. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u bu mezara gömerler. Reis mezarının başında durur şöyle der: “Bir insana işte bu kadar toprak yeter!”
Selametle 24/09/2018




