İnsan, kaçmak istediği limanlarda, başkalarında ya da mekanlarda aslında kendi iç dünyasından kaçarken, bastırdığı ve fark etmediği yönleriyle, başkalarının yansımaları aracılığıyla ve metaforik bir yolculuk içinde yüzleşir. Öteki Benlik, insanın kendi farkındalığını görmeyen yönlerini ve toplumla kurduğu ilişkiyi sorgularken; Gölge Benlik, bilinç dışında kalan bastırılmış yanlarımızın gücünü ve korkularımızı açığa çıkarır. Aynadaki Benlik, başkalarının bakışıyla kendimizi tanımamız ve yansımaların içinde sıkışmamızı gösterirken; Metaforik Benlik, Kafkaesk bir dönüşümle, planlanamaz, taşınamaz ve hem kaybeden hem kazanan yanlarımızı barındıran edebi bir hiçlik olarak ortaya çıkar.

İnsanların kaçtıkları limanları, diğer insanları, sadece kaçmak için kaçtıkları mekanları hatta cisimleri dahi duymuşsunuzdur. Peki İnsan nereye kaçarsa kaçsın, aslında kendi içine sığınmaz mı? Oluşturduğumuz kimlikler, karakterler, güçlü veya güçsüz yanlarımız; tamamen içe dönmek için değil mi? İnsan nereye ya da kime giderse gitsin, amaç kaçmaksa eğer; kaçıp gitmek istediği tek yer, kendisi ve aynı insan kendisinin farkındalığını görmeyen insandır. Ben buna insan değil, insancık derim. İnsancık; bireyin birey olamadığı, insanın özünü göremediği ve kendisinden haberi dahi olmadığı, canlıya taktığım isin.
Kendi Gölgemiz
İnsanlar, toplumun ve kendi etrafındaki olay örgülerini, olayları ve olay hakkındaki düşünceleri için daima bir başkasının bakış açısından etkilenerek; kendi iç ve dış dünyasını şekillendirir. Carl Gustav Jung’a göre Gölge benlik: kişinin bilinçdışı tarafında kalan; toplum, aile, ahlak veya kendi idealleri tarafından bastırdığı bütün özelliklerin bir arada toplanmasıdır. Bu durum aslında insanın etrafından ve kendisi dışındaki bireylerden nasıl etkilenerek şekillendirdiğini belirtir.
Gölgeden Korkmak ve Ona Sarılmak
İnsan kaç kategoriye ayrılırsa ayrılsın sonuç pek değişmez: Kimi korkar ve kaçar, kimi korksa da üstüne gider, kimi ise ne kaçabilir ne yaklaşabilir.
Uzak duramadığınız ama tam olarak yüzleşmeyi de göze alamadığınız yanınız, çevrenizi çepeçevre sarar.
En beklemediğiniz anda, gerçek kişiliğinizden daha güçlü bir ivmeyle kontrolü eline alır. Tıpkı ani bir tehlikede devreye giren içgüdüsel savunma mekanizması gibi.
İnsan, farkında olmadan bir benlik deposu taşır; ama çoğu bunun varlığından bile habersizdir. Haberdar olanlarsa kendi içindeki bu karanlıkla yüzleşmekten çekinir.
Aslında ne kaçış vardır ondan ne de kaçmaya gerek vardır. Bugün kendinize şunu sorabilirsiniz:
“Hayatımın merkezinde tuttuğum insanlar için kaç farklı persona, kaç farklı maske taşıyorum? Bu, kaç tane sakladığım yönüm olduğu anlamına gelir? ve kaç farklı yönelimler var?” Belki kendinize bunu itiraf edebilirsiniz; fakat mesele başkasına söylemeye gelince işte orada durulur. O hâlde bunu şimdilik aramızda tutalım ve insanın yalancı baharının büyüsü bozmayalım.
Yansımalara Sarılmış İki Yekvücut
Gölge benlik, Aynadaki benlik derken konu hep içimizde bitiyormuş gibi görünür; ama sıra her zaman karşımızdakine gelir. Söyleyin: İnsan, kendi içindekini taşımaktan korkuyorken, neden yansıttıklarını hiçe sayarcasına hareket eder? Ben bu sorunun cevabını içgüdüsel tepkilerde ya da karakter oluşumunda değil; insanın varoluşsal duruşunda buluyorum.
İnsanlar, yansıttıklarından değil; yansıtacaklarından korkarak yaşar. Bu da onların göz ardı etmek istediği bir sonuçtur. Görmezden geliriz, önemsemeyiz, üstünde durmayız ve sonunda ruhsal çöküş, sosyal çöküş, zihinsel çöküş, en nihayetinde de alışıldık olan: çöküşün kendisi gelir.
İnsan yaşamı boyunca evrilirken, sanki bazı yanlarımız gelişmeye değil de yok olmaya hazırlanır. İşte bu, o alışılagelmiş çöküştür.
Kendimize bakalım veya bakmayalım, karşımızdakini görelim veya göremeyelim. Sonuç içimizde olsun veya olmasın. Kaybettiğimiz şeylere bakış açısını değiştirdiğimizde gördüklerimiz bir kazanç ise bakmayı bırakalım. “Benim için aynadaki benlik, insanın en eleştirel yönüdür. Yoksa sabah aynaya bakmışsın ya da bakmamışsın kimse için önemli değildir.”
Oluşturulmamış Olan ama Kazanılan Benlik
Sen, siz, o ve onlar hiçbir şey oluşturmuyorken; nasıl oluyor da önceden kazanılmış gibi, insanların önüne sunulmaya hazır bir “Öteki Benlik” ortaya çıkıyor? Yalanların hüküm sürdüğü bu dünyada, ne tek bir karakteri, ne tek bir kelimeyi, ne de yek bir kahramanı sahneye çıkarabiliriz. Dürüstlükten kimseye doğru düzgün bir sonuç çıkmadığı gibi, çıkan sonuçta paylaşılmadan, görünmez kahramanların iç sesi olarak sönüp gider.
Ben buna “yansıtılmayacak insan” diyorum; çünkü aslında hiçbir zaman tam anlamıyla var olamayacak. Kahramanlığa gelince gerçekçi yanımız konuşsun: Yok öyle biri.
Metaforik Aralık Olmayan Benlik
Kayboluşun eşiğinde, insanın kendini ararken yarattığı o geçiş bölgesi Metaforik Benlik çoğu zaman bir sınav değildir; bir dönüşümdür. Kendi canavarlarıyla savaşan kişi, savaşın sonunda canavarlaşır; çünkü kimse, gölgesine dokunup da değişmeden geri dönemez.
Böylece kaybedenle kazanan aynı bedende toplanır: biri düşerken, diğeri uyanır.
Kafka’nın karakterleri arasında gerçek dünyaya yansıttığımız bölümler genel olarak böcekten oluşur. Çünkü hem toplumda hem insanın kendisi olarak, iğrenç gördüğünü şeyi hayal etmesi daha kolay olur. İnsancıkların içinde, onu ezmek isteyen bir ego uyanır.
Sorumluluklar, kararlar ve üstesinden gelinmiş bir hayatın karakteri olamaz Metaforik Benlik. Hüzünlenince, acılara sığınmak isteyince ve biraz da edebi yönünü bulmak için abartılmış duyguları taşır; bir hiçliktir bu benlik. Planlanması, uygulanması mümkün değildir; yazılsa da, planlansa da birkaç roman karakterinin veya birkaç düşüncenin eserlerini taşır. Ben buna zalimce yaklaşırım. Yaşamayana, benlikte yok, metaforda.





Kalemine sağlık Abdülkadir. Benliği tanımlama, ayrımlarına hakimiyet ve insanı çevreleyen tüm formları ifade ediş çok güzel çıkmış kaleminden.