“Kaybolmak için mesken tutmuş, yerini ve özünü kazanabilmenin körelmiş duygularıyla…”
İnsan, varlığını benimseyebilmek için doğduğu toprakları ve o toprakların istemsizce yüklediği sorumlulukları çözmek zorundadır. Bu zorunluluk, insanın varoluş refleksini tetiklerken, var olabilmenin en ilkel içgüdüsünü de besler.
Yükselişe geçen ve gelişimini tamamlamaya yüz tutan her birey, kaçınılmaz olarak kişisel yalnızlıklara tabi olur; fakat ırkına ve milletine karşı sosyal bir varlık olarak kalmak mecburiyetindedir. Çünkü bireysel yalnızlık, sosyal varlık olan insanın bir tercihi olabilir; ancak bu tercihin sonucu, toplumu ve o toplumun geçmişini reddetmek gibi bir ayrıcalık doğurmaz.
Kişiyi kişi yapan şey, ya ait olduğu toplumun zamanında toprağa attığı tohumlardır ya da filizlenmiş, meyve vermeye hazır çiçekleridir.
Tükenmiş ama Geri Dirilecek
Bir ırk, bir toplum ruhu; geçmişten devralınmış ve benimsenmiş adımlarla diri tutulur. Bu ruhu yaşatmak, o topluma yakışan bir kılık giymek gibidir; ne ödünç alınmış ne de yabancı duran. Ona yakışan tek şey, kendi ölçüsüdür. Bu özü geliştirmek, insana verilmiş kudreti yerinde tutmak demektir. Çünkü kudret, hatırlanmadığında değil; unutturulduğunda kaybolur.
Bu diriliş; yasaklarla çevrelenmiş levhalardan, birbirine benzeyen ama gerçekçi olmayan hikâyelerinden ya da kanıtlanamayan mekânların vaadinden doğmaz. Aksine, bilinçle kurulan bir aidiyetle mümkündür. Bilinç, hem birey hem toplum için ayağa kalkmak, silkelenmek ve yeniden güç kazanmak anlamına gelir. Tükenmiş olan beden değil; yönünü kaybetmiş ruhtur. Ve yönünü bulan her ruh, geri dönmeyi bilir.
Kabullenilmiş Miras
Toplumu ve bireyi ele alırken; İnsanın çocukluğunu geçirmiş, büyümüş ve ölmek üzere olduğu yerlere ve mekanlara, şaşalı düğünler, lüks toplantılar ve törpülenmiş bir geçmişin arta kalan kısımları gibi basit seçimlerin basit sonuçları diyemeyiz. Bir hikaye, bir yaşam ve bir ömür verilen yere toprak, o toprağın tohumlarına millet deriz. Ve kazanılmamış, uğruna bir şeyler kaybetmemiş hiçbir toplum ve o toplumun ruhu günümüze kadar gelmemiştir. İnsanın doğduğum yer dediği, leyleklerin getirip koyduğu çatı olmaz.
Aykırılık ve İtiraz
İnsancıklar, kendi başarısızlıklarını ve itiraz etme hakkını yanlış yerde kullanarak var olabildiğini sanır. Bu aykırılık, çoğu zaman düşünsel bir cesaretten değil; ergenlikte ailesini dışlayarak güç kazandığını zanneden bir kopuştan beslenir. Doğduğu ülkeyi, yaşadığı şehri ve çocukluğunu geçirdiği sokakları reddetmek, ona özgürlük gibi görünür.
Başlangıçta bu reddediş bir kenara çekilmek gibidir. Zamanla o kenar, yaşanılan tek alana dönüşür. Soğuktur ve bu soğukta ısınmak için sahte ilişkiler kurar; karanlığına, aydınlatmayacak ışıkları, büyümemiş benliğini asar.
“Son yüzyılda, itiraz etmeyi denemekten çok; yanlış yerlere savurmayı alışkanlık hâline getirdik. Sosyal görünürlük uğruna aykırı olmayı, düşünsel cesaret sandık. Kendi değerlerimizin dışına çıkmayı özgürlükle karıştırdık; tükenmiş ve çoktan bitmiş düşünceleri, ilerleme zannıyla omuzladık. Gerçeği yansıtmayan ama ısrarla taklit edilen başka kültürler, bir zenginlik değil; yön kaybı olarak yer etti. Oysa insan, kendine ait olmayan bir itirazla ne özgürleşir ne de ayağa kalkabilir.”
Yanlış Fırsat ve Verilmeyen Fırsat
Mezarlıktaki aidiyet, insanın nerede durduğunu sorgular; fakat neden olduğu yerde kaldığını tam olarak açıklamaz. Aidiyetin yükü, aykırılığın yanılgısı ve bugünü tartamayan bilinç bir noktada aynı soruya çıkar: İnsan, gerçekten seçtiği bir hayatın mı içinde yaşar; yoksa kendisine sunulan dar ihtimaller arasında mı şekillenir?
Buradan sonra mesele, yalnızca toplumun ya da geçmişin bıraktığı miras değildir. Mesele, bireyin hiç karşılaşamadığı yollar, yanlış zamanda önüne çıkan kapılar ve adına "fırsat" denilerek dayatılan sınırlı seçeneklerdir. İyi ya da kötü olarak etiketlenen insan, çoğu zaman bu etiketleri seçmez; bu etiketlerin üretildiği zeminde yaşamaya zorlanır.
Bu yüzden şimdi soruyu değiştirmek gerekir: İnsan, yaşayamadığı ihtimallerden ne kadar sorumludur? Özbenlik, gerçekten yaşananların mı ürünüdür; yoksa hiç verilmemiş fırsatların gölgesinde mi şekillenir?
Bu sorular, mezarlıkta susmaz. Aksine, bugünün içinde daha yüksek sesle konuşur. Ve bu ses, yeni bir eşiğe işaret eder:
Bir sonraki bölümde, yanlış fırsatların ve hiç verilmeyen ihtimallerin, insanı nasıl biçimlendirdiğini konuşacağız.





Tebrik ederim gerçekçi ve toplumu bilinçlendirme amaçlı o*** yazınızın devamını dilerim.