İnsan kimliği, toplumun yankıları ve içsel çatışmalar arasında şekillenir; bazen kırılır, bazen kaybolur. Bu yazı, kimliğin çöküşünü, karamsarlıkla örülmüş özeleştiriyi ve bastırılmış duyguların bir gün karşımıza nasıl yabancı bir varlık gibi çıkacağını gözler önüne seriyor. Kaybedilen karakterlerin sessiz çığlıklarıyla örülü bir yolculuk…
İnsan kimliği ile mi tanışır? Yoksa kimliğini mi oluşturur?
Doğumla başlayan hayat serüveni, çatışmalar ve etkenler arasında şekillenir. Birey ve toplum iç içe büyümeye başlayan iki filizden oluşurken, birey çoğu zaman toplumu, toplum ise çoğu zaman bireyleri görmezden gelir. Birbirini körleştiren iki taraflı yargı durumuna; kişisel çıkarlar, toplum çıkarları, benimsemek istemediğiniz düşünce ve korunak haline gelmiş ahlak, ahlaksızlığı kabullenmeyen bir toplum eşlik eder. Yıllardır tartışılan insan kimliği ve kimliksizliğini, acımasız bir derinlikle kaleme almak istiyorum. Kendi tinimi rahatsız etme pahasına…
Derinlere Yolculuk
Yaşam ve ölüm arasındaki çizgiye hayat adını veririz. Zamanla hayatın içine girer ve yine zamanla hayatlarımızı kaybederiz. Aileler, akrabalar, komşular, arkadaşlar ve yabancılar şeklinde hayatın halkalarında yerimizi alırız. Ancak her halka bir diğerini dışlar, her bağ yeni bir kopuşu doğurur. İnsan, bu döngü içinde kendi kimliğini inşa eder; başkalarının gölgesinde, onların yankılarıyla büyür. Fakat bir gün gelir, bu yankılar susar. Kimlik dediğimiz o yapay bütünlük çatlar. Geriye sadece varoluşun çıplak hâli kalır: boşluk.
Kimliğin Yüzey Terazisi
İnsan kimliğini oluşturduğunu düşündüğü etkenleri ve olayları düşünecek olduğumuz vakit, bulunduğu ortam bir terazinin ağır tarafı olur. “Ağaç yaşken eğilir” sözüne dem vurmamak elde değil. Peki bu söz bizlere bireyin, çocukken aldığı eğitim veya gelişim çağında edinmiş olduğu bilgiler gerçekten kalıcı bir yön verir mi insanın hayatına? Kararlar, yollar ve seçenekler gerçekten de bizlerin kimliğini oluşturan durumlar mı? Hiç kendi iç sesi dahi olmayan bireyin, toplum ile birlikteyken attığı naralarına rastlamadınız mı?
Ardışık Olaylarla Kimlik
Kimliklerin zor şartlara dayanarak veya alışılagelmiş, ardışık olaylardan çıkan bir sonuç olduğunu düşünemeyiz. Zor şartlar eminim ki alışılmadık süreçlerden ibarettir. İnsanın alışamayacağı bir şey olmadığı gibi her alışkanlığının bir kimlik gösterisi, belirtisi olmayacağını da unutmayalım. Bazen en beklenmedik olaylar, darbeler kimliğimizi oluşturmamıza ve o kimliği henüz kazanmadan göstermek zorunda bırakmaz mı insancıkları?
“Zor şartların ekmeğini yalnızca şartları aşabilen mi yer? Ölümü yenebilen insan bir daha ölmez mi?”
Öteki Kimlik
İnsancıklarım, bireyler daima birden fazla karaktere ve kimliğe sahip olurlar, çünkü insan netliği ve gerçeklikleri daima kendi yanlışlarından ve doğrularından oluşur Yanlışlar ve doğrular bazen toplumun bencilliğini bazen kişinin bencilliğini beslemek için oluşturulmuş leziz bir yemekten başka bir şey değildir. Topluma uyum sağlamayan veya sağlayamayan birey kendi açlığını dindirir, toplum ise çoğunluğun açlığının dinmesi için eşit olmayan parçalara bölünen yemeği önümüze serer. Kimlik bu sebepten dolayı baştan kokar ve su gibi her kaba sığabilen insan, toplumun bir parçası olduğunu değil. İnsanın savunma mekanizmasını gösterir.
“Kendin türünü yücelten tek varlık olan bizler, yeri gelince kendi türümüzü yemez miyiz?”
Kimliğin Çöküşü
Kierkegaard şöyle der; “Birey, kitlelerin standartlarına göre yargılanmamalıdır” Toplumu oluşturan durumlardan biri de baskıcı yanınızı göstermek, geliştirmek ve bunu bir silah gibi kullanmak değil midir? Bu gibi yanlarımızı güçlendiren, geliştiren toplum sadece kendisine aykırı olana mı düşman? Hayır birkaç seçeneği beklediklerini söylemeliyim; uygun koşul, fırsat ve çıkarların bir öbek oluşturması yeter. Kitleler ve toplum daima yargılamak ve cezalandırmak için ekmek kırıntıları bırakır.Kierkegaard kendi zaman diliminde doğruları ayırmıyor muydu? Toplumun ve insancıkların birlikteliğinin doğuracağı şey toplum ve insanın doğrularının zıt olması gerekmiyor mu? Kendi doğrularını topluma, toplumun doğrularını kişilere yansıtmıyor muyuz? Bu gibi kavramlar, insanın karakterini ve kimliklerini kaybettirmez mi? Birden çok karakter, kimlik çatışması yaratmaz mı?
Yazardan Özeleştiri
Ben karakterimi zor ve olumsuz şartlardan edindim. Bu benim en kötü yanım oldu, çünkü olayların iyi tarafına bakma gibi bir seçeneği göz önüne dahi getirmedim. Karamsarlık, damarlarımda gezinen bir zehir oldu ve çevremde kim varsa bu zehri onlara son damlasına kadar akıttım. Çevremi ve kendimi bu şekilde şekillendirerek, kendime bir yetenek sunmuş ama aynı yetenek ile kendimi gıdım gıdım öldürmüşüm. “İnsan sadece kendi türünden olanı değil, kendi kendini de yer bitirirmiş” İşte ben karamsarlığın ve kötü olan düşüncelerin yer yer efendisi oldum. Bu bana çok şey kaybettirdi fakat kaybetmenin bir kazanç olduğunu da burada öğrendim. Kimliğimi zor şartlarda edinmiş olmam beni güçlü kıldı, acılara ve olumsuzluklara dayanacak muhteşem bir benlik yarattım ama iyi ve saflığın karşısında tüm gücümü kaybettiğimi acınası bir şekilde sizlere söylüyorum. Kimliğimi, sevgime, insanların saflığına yenik düşürdüm. Bu acımasızlığı mı gün geçtikçe daha fazla göstermek gerektiğini kanıtladı.Acınası ama acımasız bir birey, bazıları için lanet bazıları içinse bir fırsat işte kimliksizlik diye buna derim ben.
Kaybedilen Bir Karakterin Yeniden Canlanması
Zor kararlar vermek insanı içten içe sarmal bir şekilde saran güçlü ve sık bir karakter kazandırır. Ama duyguları yok eden ve kimliğini duygusuzluklarla inşa eden kişi, hata yapmaya meyilli olur. Hata yapan insan, yanlışa sürüklenir ve bir girdap gibi döngüsel karakter çatışmalarına, haddinden fazla maruz kalır. Bu insana kimliğini dahi soramazsınız. Bu insancık, kaybetmeye mahkum, prangaları olan bir kuş gibidir. Uçabilse uçamaz, kaçabilecek olsa kaçamaz, kafesinde tekrarlanan olayları inceler ve papağandan farksız olur. Bu mecburiyetler silsilesi, zamanla insanda boşluk hissi yaratır. O artık bir canlı değil, kendi kibirine boğulmuş bir şeytan gibi görünür. Çünkü değişim nedir bilmez, koskoca okyanusları geçse sevilmez. Böyle birine ne kutsallık doğurabilir ne de masumiyet.
“Kaybolan karakter, bastırılmış bir duygu gibidir. Gün gelir karşınıza bir yabancı gibi çıka gelir.”




