İşte Süleyman Can’ın yazısı….
Pencerelerden akıp giden hayatlarımızı seyrediyoruz çaresizce. Sanki bize hiç ihtiyacı yokmuş gibi akıp geçiyor pencerelerimizin önünden.
Ramazan’ın birinci yarısı bitti, ikinci yarısı başlıyor.
Birinci yarısından neler anladık ve neler kazandık?
Evlerimizde pencerelerin önünde otururken hayatın geçişini seyrediyoruz. Her sene olduğu gibi bahar hükmünü eda ediyor. Ramazan her sene olduğu gibi girdi hayatlarımıza, biraz mahzun ve buruk olsak da. Dışarıdaki bahar ve manevi iklim tüm canlılığıyla geçiyor pencerelerimizin kıyısından.
Baharla konuşmayı özledik.
Sitelerde sıkışık dip dibe olan apartmanlarda pencerelerin önlerindeyiz. Pencerelerden bakınca görmek istediğimiz şey ile bize görünen arasında farklılıklar var. Karşı apartmanın renksiz duvarları ve taş bloklardan oluşan gri tonlar… Bir-iki ağaç veya çiçek varsa değme keyfimize. Ama az şanslı olanlarımız vardır. Muhakkak pencereden bakınca tomurcuklanmış ağaçları, açan papatyaları, büyüyen çimenleri ve arı vızıltılarının neşesini olanca yeşilliği görenler gibi. Suya ve doğanın her ferdine bakıp baharın nasıl da şen şakrak davrandığını görüyoruz.
Hayat devam ediyor ama biz pencerelerdeyiz.
Bahar bize rağmen tüm neşesiyle hayatın her zerresine işliyor ve can veriyor tabiata. Sanki yeniden ruh üflenmiş gibi ağaçlar, hayvanlar, toprak ve doğa.
Görebilenler her şeye rağmen baharın neşesini hissediyorlar. Arılardan çiçeklere, tomurcuklanan ağaçlara, kuş cıvıltıları açık olan pencerelerden giriyor ve siniyor her zerreye
Gri betonların arasında cılız kalan pencerelerimizden bakıyoruz hayata; bizi gri tonlarda tutsak eden her neyse; adına ister virüs diyelim, ister salgın veya herhangi bir şey, kaygılanıyoruz. Endişelerimiz tüm gri tonlara yansımış durumda. Ama sadece pencere arkasında olmak… Bu endişe bizleri tutuyor.
Pencerelerimizin hemen kıyısında akıp giden hayatın; “Kendi güzellikleri içinde gelip geçen günlerin; kendi ilahi devranını muntazaman sürdüren tabiatın, biz nasıl hiç farkında olmamışsak, tabiat da bugün yaşadığımız kâbusları hiç umursamadan kendi hikâyesi içinde akmaya devam ediyor. Keşke en azından bir kısım pencerelerden canlı yayınlanan bu hayat mektebinden bize düşen dersi layıkıyla alabilsek, dört duvar arasında kapalı kaldığımız şu günlerde dünyamızı içimizden dışımıza doğru biraz genişletebilsek... Bunu yapabilirsek eğer, asıl tutsaklığı bu istisnai günlerden daha önce, başımızı hiç kaldırmadan içinde dönüp durduğumuz ‘normal hayat’ girdaplarında yaşadığımızı da fark edebiliriz belki.”
Gelip geçen baharı pencerelerimizden içeri davet etmeliyiz, yüreklerimizde açan iyilik tohumlarını, merhamet çınarlarını, tefekkürü gösterip baharın tüm hayatı etkilediği gibi insanoğlunun üzerindeki etkisini de göstermeliyiz. Eve kapanmamızla aslında insanın öz muhasebeye dönmesi yüreklere bir bahar getirdi. Öfkeyi, kini, mutsuzluğu, doyumsuzluğu bir kenara bırakarak… Sevgiyi, hoşgörüyü, kanaat etmeyi, yaratılanı yaratandan ötürü sevmeyi, tüketim çılgınlığına ara verip pencerelerimizden içeri huzuru, şükrü ve tefekkürü soktuk.
Ne kadar çok programlarımız, randevularımız vardı. Katılmamız gereken toplantılar, yapılması gereken ödevler ve sunumlar… Kaçırmamamız gereken diziler ve etkinlikler, indirimli-indirimsiz satışlar, sanal dünyada takip ettiğimiz kampanyalar, özel günler, gereksiz yere atmamız gereken nutuklar, birbirimizi çekiştirmek için yaptığımız çalımlar… Gerekli gereksiz bir sürü ıvır zıvır vardı hayatımızda. Yaptığımız bunca plan bir anda tuzla buz oldu. Hayatlarımızı ipoteklemiştik. Pe ki ne haldeyiz şimdi? Pencerelerin arkasından baharın gidişini izliyoruz. Yapılması gereken meşguliyetlerin yerini, sakinlik ve huzur aldı.
Hayatımızda ne kadar da gereksiz şey varmış, vaktin koca bir bölümünü ayırırken şimdi zamanımızı dolu dolu yaşıyoruz evlerimizde, pencere önlerinde.
İşte bu mübarek Ramazan günlerinde; yeryüzünün rahmetle yıkandığı zamandayız. Eğriyken doğrulmanın, eksikken tamamlanmanın, fazlayken azalmanın kapısındayız.
İnsanlık bahçesinin en başındayız. Esenlik ülkesinin yanı başındayız: Çünkü ramazan geldi.
Çünkü ruhların kurak iklimleri, rahmetin mevsimiyle bereketlendi. Yapmamız gereken bu rahmet mevsiminde geçirdiğimiz zor zamanları fırsata çevirerek rahmet yağmurlarında ıslanmak.
Sözlerimi şair ve yazar Yasin Mortaş’ın Dua’sı (En-Nur) ile bitirmek isterim;
Zaman, kor olmuş bir dağ gibi dağlıyor içimizi.
Vakitler bir mum gibi eriyor ve sonra donduruyor denizlerimizi.
Ey Nur!
Nur’unu şimşek olarak yağdırma üzerimize ki, tan vakti uykusuzluklarına savrulan bir rüzgâr gibi içimi titreteyim. Alacakaranlığın ıssızlığında bir ceylanın ırmağa akan ürkekliği gibi içime çekeyim korku pırıltılarını.
Peygamber’in sönmeyen kandilleri altında, küçük bir gölgenin titreyen serinliğinde sana ağlamaların sarsan notunu tutayım kulluğuma. Göğün güneşi düşse de yeryüzüne, O’nun ışıltılarıyla günlerimi pûr-nûr edeyim.
Sen “yan!” deyince yanan yıldızları öteleyen bir ışık altında peygamber bekleyen Ebubekir gibi olayım; isterse ruhum sızlasın yılan sokmalarından. Ben söndürülmez bir güneşin gölgesi altında olayım da “kül” olanı ateş yakmaz nasıl olsa.
Turnageçitlerinde, cemrelere üşüşen bir kelebek neşesiyle, Sen’den, yollarıma ipil ipil bir aydınlık isteyen mahcup bir kul olayım da yansın pervanelerim.
Karanlık, bıçak gibi keskin. Gök kapalı, yağmurlar fersiz. Üzerimizdeki güneşi karanlıklarıyla kapatıp ayı karanlıklarında saklıyorlar. Nurayn, bir şebiarus gecesinde ruhuma kandil gibi ışımazsa ben kara kaplı günlerin ciltlerce günahı olmayayım ey Nur!
Gözlerimdeki o körlüğü gideren, nur saatini bize bahşet ki, zamanın karanlık ve görünmez kavislerini güneş saatinde geçeyim. Ecrim, paratoneri olsun ruhumun, sıratı bir yıldırım hızıyla geçeyim.
Zaman, her gün, şeytanın odalarında çoğalan bir zindan oldu. Eğer sen aydınlatmazsan ruhumu, ben karanlıkları eşeledikçe şeytana bir oda daha açılacak; önümü ışıt Ey Nur!















