Türk yazın tarihinin güçlü kalemlerinden biri olan Sâmiha
Ayverdi “Âbide Şahsiyetler(1) adlı eserine
Mevlânâ ile başlar.
Onüçüncü asır Anadolu'sunda
Tasavvuf ve Hazreti
Mevlânâ başlıklı yazının ilk
cümlesi bu yazının
da yazılma gayesidir.
“Hazreti
Mevlânâ, her cephesi
bir başka görünüş, bir başka renk
ve câzibe arzeden o menşûra benzer ki, bu hikmetler, bu bilgiler, bu
aşklar, bu san'at
ve zerafetler hevenginden, isteyen istediğini çekip
alabilir.”
Böyle olduğu içindir ki fikir ve düşünceleri onun vefatından
sonra sistematikleştirilmiş, ülke
sınırlarını aşarak dünyaya mal olmuştur. O'nun
vefatından yedi asır
sonrası olan günümüzde dünyanın
dört bir yanında onun fikir ve
düşüncelerini inceleyen akademiler kurulmuş, çeşitli dillerde
yüzlerce eser
yayınlanmıştır. Mevlânâ kendi
fikir ve düşüncelerini
dillendirirken bir ayağını şeriata sıkıca bağlarken öteki ayağı ile yetmişiki
milleti kucaklar.
Mevlânâ Celâleddini Rûmî'nin yaşadığı asır olan onüçüncü
asır Sâmiha Ayverdi'nin de belirttiği
gibi; “Selçuklu devletinin,
siyâsi, ictimâi ve iktisâdî buhranların bitmez tükenmez tazyiki altında
can çekiştiği istikrarsız
ve huzursuz bir devridir.” Bu huzursuzluklardan bıkan halk sığınılacak
bir liman arar. Bu arada şüpheli bazı müesseseler de Anadolu'da yaygın bir nüfuza
erişmiş, kitleleri yanlış
noktalara çekmektedir. Anadolu birliği dağılmıştır. Orta Asya'dan gelen
Ahmed Yesevî'nin fikirleri ile donanımlı erler, erenler, ahiler ve dahi
abdallar büyük oranda etkilerini kaybetmişlerdir.
İşte tam da
bu noktada Anadolu'ya bir kurtarıcı, yol açıcı yetişiverir.
“Mevlânâ Celâleddini Rûmî'nin, saf imanın hür ve samimi
temsilcisi olarak gelip Konya'ya yerleşmesi,
iktisâdi buhran ve
ictimâi huzursuzlukları bir çamur gibi yoğurup, bundan tefekkür sistemleri
lehine tehlikeli binalar kurmak isteyen Bâtınî kuvvetlere
karşı protesto mahiyeti göstermiş ve
müthiş zehirlerinin panzehiri
olmuşdu.”(2)
Bu kurtarıcıyı pişirip olgunlaştıran, ruhuna bir ışık gibi
dolan ise Şems idi. Şems bir bakıma “ezel
elçisiydi.” Gelmiş, görevini
yerine getirmiş ve gitmişti. Artık tam bir gönül eri, âbide şahsiyet
olan Mevlânâ Celâleddini Rûmî bir taraftan Mesnevi ile insanoğluna yol yordam
gösteriyor, “kulağını büküyor”, bir yandan da vahdet inanışını,
iman heyecanını, Allah sevgisini
gönüllere nakşediyordu. Gazelleri ve rubâileri
ise aşk ve
san'at dalgaları olarak Konya'yı çoktan aşmıştı.
Sâmiha Ayverdi
Mevlânâ Celâleddini Rûmî'nin
vahdetçi bir görüşle sevgi saygı ve şefkatle
bağlı olduğu insanları
hayvani dürtülerin esaretinden kurtararak yüce bir ruha, bir vicdan hürriyetine
kavuşturmak istediğini dile getirir. “Bunun için de kütlenin bir şevk ve imân
potasında birleşip bir bütün haline girmesi ve
sonra da bu şevk ve
imanın o bütünün müşterek enerji kaynağı haline
gelmesi lâzımdı” der.
“İşte rehber ve mürebbî Mevlânâ, bu gaye uğrunda nesi var
nesi yoksa insanların önüne döküp, onları bulundukları seviyeden bir adım ileri
götürmek için san'atını, imânını, ahlâkını şevk ve aşkını kütle emrinde
seferber eden örnek terbiyecidir.”(3)
“Hudutsuz bir aşk, başı sonu olmayan bir sevgi ummânı
halinde gönüllere dalga
dalga çarpan Mevlânâ'nın, insanoğluna
en büyük armağanı, onu kendi
ayıplarından utandıracak kadar müsamahalı ve anlayışlı bir muhabbet ve şefkate
gark etmiş olmasıdır.”(4)
“O, hudutsuz samimiyeti,
bilgisi, sevgisi, vecdi imânı ve
sanatı ile insan topluluklarının nabzını elinde tutan, onlara âhenk nizam ve
şifa sunan bir alıcı-verici cihazdı.”(5)
Bu âbide şahsiyete, şair olarak, mütefekkir olarak, mutasavvıf
ve san'atkâr olarak
bütün dünyanın hayran olduğunu
belirten Sâmiha Ayverdi, biz
Türklerin ise bu
insana târih kaderimiz yönünden
ayrı bir minnet ve şükran duymamız gerektiğini dile getirir. Bu kanıya nasıl
ulaşıldığını ise şu cümlelerle dillendirir: “Zira onüçüncü asır Anadolusu'nun
bir tarafta çeşitli mezhep ve inanışlarla bulanmış havası, bir taraftan Moğol
istilâ ordularının baskısı ile karışmış nizamı içinde Mevlânâ'yı, mücâhid ve
kahraman ruhuyla, yılmadan,
usanmadan Müslüman-Türk imân ve
tefekkürü adına faaliyette görürüz.
Öyle ki, mâlik
olduğu değerlerle hâlin olduğu
kadar istikbâlin de hamurunu
mayalayan her büyük
insan gibi, kütleye kemâlin ve
müteâlin tohumlarını saçan Mevlânâ
Celâleddini Rûmî, Anadolu
Türklüğünün siyâsi kaderiyle
işbirliği yapan ictimâi târihinin
fonunu çizmiş üstâd
bir kudrettir.”(6)
Onüçüncü
yüzyılda Selçuklu devletini askeri, siyâsi, iktisâdî ve ictimâî
buhrana iten iki ayrı sebep vardı.
Bunların ilki vahşi
Moğol saldırıları, ikincisi ise daha tehlikeli olan Şiâ idi.
Bozulan devlet düzeni
içerisinde bir bakıma ajanlık yapan Kızılbaş meşrep şair ve
ozanlar sazı ve sözüyle toplumda geniş bir taraftar kitlesi de bulmuştu. Bu
ozanlar şeriat kurallarına dudak büküyor, harama helal diyor, imansızlığı imân
haline getirerek Şiiliği Anadolu'ya, Anadolu'yu da Şia istila politikasına
hazırlıyordu. Devletin sahip çıkamadığı kalabalıklar
batınî ve haricilere uyarak Babâî
olmuş, Kalenderî olmuş, Haydarî olmuş, Edhemî olmuştu.
Mevlânâ
Celâleddini Rûmî, huzursuz Anadolu arazisini “bir tarla sürer
gibi kazmış, bellemiş, ekmiş” bozuk ve çürümüş malzemeyle yepyeni, taze
ve sağlam bir
terkip meydana getirmişti. İşte bu
nedenledir ki Mevlânâ'ya sade bir mütefekkir, terbiyeci, bir san'atkâr gözü ile
bakmak yeterli değildir.
Sâmiha Ayverdi'nin ifadesi
ile “O, aynı
zamanda bir medeniyet kurucusudur. Öyle ki topsuz,
tüfeksiz, kansız, kılıçsız
giriştiği irfan savaşı
ile gelecek zamanları fethederek,
kurduğu medeniyeti bu gökkubbe
altında âbideleştirmiş büyük dehâdır.”(7) Sâmiha Ayverdi; “Şu
bir târihi hakikattır ki” diyerek
bir gerçeğe de işaret eder:
“Şu bir târihi
hakikattır ki XIII.
asır Anadolu'sunun kanlı ve
buhranlı coğrafyası üstünde
Mevlânâ Celâleddini Rûmî ve Yunus Emre
gibi rehber ve
önden gidici insanlar olmasaydı, belki de dünyaya parmak
ısırtan bir Osmanlı medeniyet ve
hâkimiyeti de olmazdı.”(8)
İnsanlık tarihi boyunca
toplumların imanlarını ve ahlaklarını kaybettikleri dalâlet dönemlerinde
peygamberler veya veliler gibi büyük
kurtarıcıların da varolduklarına, gönderildiklerine değinen
Sâmiha Ayverdi; “XIII. asır Anadolu'nun türlü buhranlarla kana ve ateşe
bulanmış coğrafyası üstünde
de Mevlânâ, işte insanlık tarihine böyle bir devâ olarak geldi” der.
Sâmiha Ayverdi
“Âbide Şahsiyetler”de Mevlânâ'yı,
Yunus Emre'yi, eserlerini, etki ve tesirlerini ve tabii ki bu arada tasavvuf
konusunu ayrıntıları ile ele alır ve okuyanını aydınlatır.
Yüreğine sağlık…















