Çağımız insanı, özellikle
de gelişmiş ülkelerde yaşayanları
dört koldan çapraza alan, onlara dinginliği.. Sükuneti ve kendi olmayı haram
eden..
Koşuşturma…
Telaş, hız bir
yerlere ulaşma, bir
işi bir çırpıda bitirip
başka bir işe
başlama gibi hastalıkların pençesinde
kıvranıp durduğu bilinen bir
gerçektir.
Bu “hız ve
telaş''döngüsünün içinde savrulup
durun ''çağımız insanı,'' veya modern insan, kendisi olmaktan çıkmış,
dinginliği ve sükuneti unutmuş, hayatın huzur verici küçük sevinçlerini, ve
doğanın o güzelim ayrıntılarını yaşayamaz hissedemez olmuştur.
Daha çok da
Batı'nın gelişmiş ''Tüketim toplumları'' bu
gerçeği daha yoğun,
daha depresif ve kronik bir biçimde yaşıyorlar.
Hep bir şeylerin
peşinde koşan, sahip olmayı, elde etmeyi ve tüketmeyi seven,
bu yüzden de kuşları…
Çiçekleri, bulutları, yıldızları unutan;
küçük gibi görünen ayrıntılara dudak büküp tepeden bakan…
Ve de, daha çok kazanmayı, daha çok güç ve statü sahibi
olmayı temel bir
amaç haline getiren bu
“zihniyet,'' bir şeyler kazanırken çok şeyler de kaybediyor aslında…
İlkin, kendisi olmaktan
çıkıyor. Kendisi olmaktan
çıkıyor. Kendisiyle baş başa kalmak, kendi içinde gizemli bir yolculuk yapmak .
Kendisini keşfetmek, varlığının derinlerine inmek ve
bu edimlerden, keyif
almak, haz duymak konusunda kısır
ve tıkız kalıyor.
Dahası, bununla da kalmayıp, “Doğa''yla arasına aşılmaz
barikatlar kuruyor.
Çevresine bir Çin Seddi örüyor. Böylece, bireyciliğini ve
bencilliğini gizliyor.
Küçük gibi görünen, ama içinde derin gizler ve gizemler
barındıran unsurlara yabancı kalıyor. Onları ıskalıyor. Kazanma ve
tüketim tutkusuyla zurna gibi sarhoş olan bu adam, giderek, tek boyutlu hale
geliyor. Mekanikleşiyor. Betonlaşıyor. Kaskatı bir otomata dönüşüyor.
İçsel derinliğini kaybediyor… Hayallerini yitiriyor, duyguları
yalama olup aşınıyor, ruhsal bir erozyona uğruyor.
Güzelin ve gizemin
büyüsü, onu hiç ilgilendirmiyor.
Yarar ve çıkar duygusu, çevresinde pervane gibi dönüyor.
Biteviye maddeye odaklanıyor.
Dahası; güzellik algısı
köreliyor. Başkalarını düşman gibi görüyor. Yoksulların yıllık harcamasını
bir güne sığdırıyor. Dünyanın geri kalanı, onu hiç
ilgilendirmiyor.
Gerek kendisiyle gerekse evrenle olan uyum ve denge düzeni
bozuluyor, deforme oluyor.
Göz kamaştırıcı “teknolojik
atılım''lara imza atsa da, ruhundaki derin çatlaklardan ve
karanlıktan boşluklardan bir
türlü kurtulamıyor.
Sonunda,
sıcaklığını kaybetmiş soğuk…Donuk
bir varlığa dönüşüyor. Depresif ve nörotik bir yaşam tarzına mahkum oluyor.
Ne kadar bencil, ne kadar kayıtsız ve kendi çıkarına odaklı
olursa, o kadar da mutlu olacağını sanırken, arada bir düş
kırıklığına uğruyor.
Ama, olup bitene tam bir anlam veremiyor.
Söz konusu, bütün bu duygusal kasılmaları yaşayan, ruhsal
psikozlardan bir türlü kurtulamayan, bu zehirli duygulardan
arınmak için kendine çeşitli
sığınaklar arayan, ama onların
bir çözüm olduğunu
bir türlü anlamayan… Kendinden
kaçan, hayatın doğal dokusundan uzak kalan, esenliği unutur.
Giderek yalnızlaşan, ama nereye gitse, ne yapsa içini
kemiren ''bu yalnızlık
ve yabancılaşma duygusu''nu bir
türlü aşamayanlar…
Bu hezeyanlarda boğuşup duran…
Çıkışsız kalan, bunalan, derin bir boğuntuyu yaşayan
''Çağdaş insan''ın trajedisi hiç de bitip tükeneceğe benzemiyor.















