O benim canım, şerefim, namusum, hürriyetimin simgesi ve her
şeyim” demişti Aşıklıoğlu Hüseyin, işgal
kuvvetleri komutanı Guvernör
Andre'ye. Aşıklıoğlu
Hüseyin'in uğrunda ölümü
seve seve kabullendiği bayrak
Guvernör Andre'ye göre bir bez parçasıydı.
Andre, geceyi iğneli bir fıçının içerisinde geçirmiş
gibiydi. Önceki gün yaşananları aklı almıyordu bir türlü. Nasıl olur da
işgalleri altındaki bir şehir halkı bu denli cüretkâr olabilirdi. Savaşa dair
onca bilgi ve tecrübesi iflas etmişti dünkü yaşananlar karşısında.
Daha üç gün önce 26 Kasım 1919'da Fransız İşgal Kuvvetleri
Komutanlığınca maraş Valiliğine atanmış ve Ermeni tebaanın büyük bir tezahüratı
ile girmişti şehre.
On aydır önce İngilizlerin ardından da Fransızların işgali
altında bulunan şehirde günlük hayat bir şekilde devam ediyordu. Halk, sabırla,
metanetle beklemekte idi.
Devletlerine güvenleri tamdı.
Nasıl olsa bu işgalciler de gün gelecek geldikleri gibi
gideceklerdi arkalarında nice acı ve keder bırakarak.
Ne Teşkilat-ı Mahsusa, ne Karakol Cemiyeti ne de Arslan Beyin
uyarıları karşılık bulmamıştı
kentte. “Bekleyelim, nasıl ki devletler arasındaki bir mütareke ile
işgal edildi ise vatan yine başka bir mütareke ile kurtulacaktır” düşüncesi
ağır basıyordu. Yıllar
yılı cepheden cepheye koşmaktan
yorgun düşen bu insanları yeni bir maceraya atmanın kabul
edilir bir yanı da olmasa
gerekti. Koca Osmanlının
yenik sayıldığı bir düşmanın
karşısında başka da ne
yapılabilirdi ki…
Böyle düşünmüş, böyle
karar kılmıştı bu
şehir halkı, tıpkı diğerleri gibi…
Ama o gün bir başkaydı. Kalesinde dalgalanan ay- yıldızlı
bayrağını her gün gururla seyreden Maraşlı 28 Kasım 1919
günü kahrolmuştu. Kale
burçlarında görmeye alışık olduğu bayrak yerinde yoktu. Yüreği kan ağlayan
şehir halkının imdadına
yetişmişti Kısakürekzâde
Mehmet Ali Efendinin
yazdığı beyanname. Şeyh Ali Sezai Efendi “sakıt olur” diyerek tek bir
cümle ile vermişti o gün kılınacak olan Cuma Namazının hükmünü. Abdal Halil
Ağanın “Bu bir din bahsi” dediği geldi akıllara… Sabır bardağı dolmuştu.
Beklenecek zaman yoktu ve Maraşlı da beklemedi. “Bayraksız Cuma
olmaz” dedi ve
yürüdü kale burçlarına…
Kalede görevli Fransızlar
coşkun bir sel
olup gelenler karşısında hiçbir
şey yapamayacaklarını anlamış
olmalılar ki sıvışıvermişlerdi arka kapıdan.
Yaşananları bir türlü kabullenemeyen Guvernör Andre ertesi
günü halkın gönlünü almak için çıkmıştı yola. Aşıklıoğlu Hüseyin ile de Nakıp
Cami önünde işte o gün karşılaşmışlardı.
Guvernör sormuş Hüseyin'e o da cevap vermişti açık
yüreklilikle:
-Siz neyinize güveniyorsunuz da
kabadayılık ediyorsunuz. Dünkü gün
kaleye çıktınız. Bayrak diktiniz. Nihayetinde bir bez
parçasıdır o. Bir bez parçası için kaleye hücum ettiniz, ortalığı tantanaya
verdiniz. O an ben emretseydim, sizleri ateşe tutup hepinizi yere sererdim.
- İşte bunu yapamazdınız.
- Niçin yapamayacakmışım?
- Burada yine ben vardım da onun için yapamazdın.
- Sen tek başına kim oluyorsun, gücün kuvvetin ne ki?
-Ben, işte benim... Her köşe başında benim gibi bir
Hüseyin nöbet beklemektedir. Hem
sen bana bak kumandan Efendi... Ben anamdan bu
bayrağın altında doğdum. Şimdiye değin de canımdan çok sevdiğim şanlı bayrağımı
kale burcunda gururla
doya doya seyretmeye alıştım.
Senin bir bez parçası dediğin bu bayrak yok mu o benim canım, şerefim, namusum,
hürriyetimin simgesi ve her şeyimdir. Onu görmemek için ya kör olmalı, ya
ölmeliyim. Kör olursam, onun taa yanına
gider kulaklarımla göklerimize
coşkunluk veren dedelerimin kahramanlık destanını fısıldayan
çırpıntısını dinlerim. Yok... yolunda öleceksem, gene benden sonraya
kalanların, onu dünya durdukça şerefle dalgalandıracağına iman ederek onun için
seve seve kanımı akıtırım. Ölüm... onu görmemek yanında bir hiçtir. Hem sen
bizi bilmezsin, bizim için dünyada bayrak uğrunda can vermekten daha büyük bir
rütbe ve bir şeref yoktur.
Bayrak bir kültürün işaretidir. Bizim bayrağımız da bizim
kültürümüzün simgesidir, işaretidir. O Kalede dalgalanırsa inancımız
iktidar demektir. İnancımızı yaşatabilme şartlarımız var
demektir. Ülke dârülislam demektir. O dalgalanmıyor ise ülke, kültür ve inanç
elden gitti demektir.
Yaşanabilir olmaktan çıktı demektir, dârülharp demektir.
İşte o zaman
ayaklanılır. Vatan; değerlerin yaşandığı yer haline getirilmek
için her şey yapılır. Gerektiğinde
kan dökülür. İman
üzerine yaşamak, kalmak için çalışılır,
çabalanılır. Ölünür. Bu yolda ölen şehid, kalan gazidir.
-Sen hislerine kapılıyorsun.
Daha tecrübesiz olduğundan
taşkınlık ediyorsun.
-Ben her sözümü bilerek, düşünerek ve duyarak söylüyorum. Bu
memleketin kadını, çocuğu, genci ve ihtiyarı hep benim gibi duyar, benim gibi
düşünürler. Her Maraşlı Müslüman
Cuma günleri kalesinin burcunda bayrağının dalgalandığına
inanarak kalkar. Onu gören ancak, hür bir memlekette, kendi vatanında
yaşadığını bilir. Göğsü
kabara kabara işine
gider. Dünkü gün kalede
bayrağımızın dalgalandığını
göremedik, bu ne
demek kumandan efendi
bilir misin?... Bu vatan
artık elden çıkıyor
demektir. Dedelerimiz hep bu
vatan, bu bayrak
için kan dökmüşler. Bizde dökecek
kan yok mu sanırsın?... Elbette vardır. İşte hepimiz her şeyi göze alarak onun
uğrunda seve seve
kanımızı dökmek için
koştuk. Burada bayrağı uğruna canını esirgeyecek tek kişi yok ki, sen
bizi ölümle korkutmaya çalışıyorsun. Bize göre sırası gelince ölmesini
bilmeyenler yaşayamazlar.
- Böyle sertliği, yanlış düşünce ve davranışları
bırakmazsanız çok pişman olursunuz. O zaman benden kabahat
kalkar. Çocuk ve
kadınlarınız hep mahvolurlar.
Memleketiniz yanar, harap olur, bizim ne kadar
kuvvetli bir devlet
olduğumuzu bilmiyor musunuz?
- (Hüseyin belindeki palasını birazcık çeker.) Siz de bunu
görüyor musunuz.. Şu palayı? - O ne olacak?
- Eğer gerekirse, sizinle cenge tutuştuğumuz gün, iyi
savaşmamıza çoluk çocuğumuz engel olacak olursa onları biz
kendi ellerimizle keseceğiz.
O zaman gözümüz arkada kalmaz.
Sanıyor musunuz ki onları kesmek
fırsatını sizlere bırakacağız.
Hayır... Türk kadınına, Türk
çocuğuna düşman eli asla dokunamaz. Hem ne hâcet, bizler kadını, çocuğu, genci
ve ihtiyarı ile cenge alışkın bir milletiz. Bunu her halde sizler de pek iyi
bilirsiniz.?
- Ya.. Demek siz böyle yapmayı düşünüyorsunuz?
- Bu çıraları da görüyor musunuz? - O ne olacak?
- Bunlar evlerimize kundak olacak. Biraz önce
evlerimizin yakılacağını, memleketimizin harap olacağını söyleyerek beni korkutmak
istediniz... Boş çaba.. Bak kumandan
efendi, sizi yenmek,
güzel yurdumuzdan kovmak için gerekirse kendi evlerimizi, kendi
ellerimizle biz yakacağız. Bu şehirde taş üstünde taş bırakmayacağız. O zaman,
size bırakılacak tek çatı kalmayacak.
O zaman bir
daha görecek ve öğreneceksiniz ki Türkler nasıl cenk
edermiş. Bizim için evlerin çatılarının bir kıymeti yoktur. Hepsini bir günde
yerle bir etmeye hazırız. Bize bayrağımızın gölgesinden daha sıcak bir yuva
olamaz. Bizim âşık olduğumuz bu yurdun
mübarek toprağı ve hür
havasıdır. İşte namusumuzu,
topraklarımızı yabancılara çiğnetmemek için dövüşeceğiz. Onun bir
karışını düşmana bırakmayacağız.
Konuşmalar uzar gider, bir birbuçuk saat sürer. Sonunda
Guvernör beraberindekilerle birlikte oradan ayrılır, Kanlıdere'ye doğru çekip
gider.
***
Bu diyalog Guvernörün içine düşen korkuyu daha da büyütür
ve ailesini dahi
düşünecek zaman bulamadan ertesi
gün şehri terk edip gider.
Bu gidiş 12
Şubat'ta gerçekleşecek kurtuluşun müjdesidir aslında.
Aşıklıoğlu
Hüseyin Maraşlının ruhu,
vicdanı olmuştur o gün.
Tüm bir Maraş
halkının içinden geçenleri
boşaltmıştır hasmının yüzüne karşı. Ve tüm bir şehir halkı ölümsüzleşmiştir o
gün…
“Maraş Bize Mezar Olmadan
Düşmana Gülizar Olmaz” diyen Kahraman Maraşlıyı
Kurtuluşun 100. yılında
bir kez daha rahmetle, minnetle, sevgiyle anıyoruz.















