“Kartalca yaşayıp
ölmek isterim
Ölünce bir kaya olmak
isterim”
Allah, dileğini kabul
etti ve Bahaettin Karakoç ap
ak saçları, keskin
bakışları, kişiliğindeki asaleti, vakur duruşu, mücadeleci karakteri,
hedeflerindeki yüksekliğiyle şiirimizin beyaz kartalı unvanını ziyadesiyle hak
ederek kartal gibi yaşadı, kartal gibi ebediyete göçtü. Şimdi onun kabri Türk
edebiyatında bir “kutlu kaya”dır.
Bahaettin
Karakoç, kendi şiir
tekkesinin şeyhiydi. Fakat öyle
müridleri tarafından
uçurulan şeyhlerden değildi.
Dergâhının adı Dolunay'dı.
Dolunay, doğuşundan itibaren şiir yolcularına
ışık oldu, yol
gösterdi, etrafı aydınlattı
yıllarca. Dergi oldu Anadolu kültür, sanat
ve edebiyatının sözcülüğünü
üstlendi. Şölen oldu, ülkenin dört bir yanındaki şairlere ak çadır açtı.
Yayınevi oldu, şiir
damarı olan gençleri edebiyat
dünyasına taşıdı. O üstad bir şair
olmanın sorumluğuyla “Şiiri
ayağa kaldırmaya” soyundu ve bu yolda yapmış olduğu icraatlarının yanı
sıra yayımladığı 22 eseri ve bu eserlerdeki dillerden düşmeyen şiirleriyle
gerçek şairin tanımı oldu.
Alaaddin
Korkmaz, bir yazısında “Milletleri
ve medeniyetleri yükselten üç zirve
vardır: Kahraman, âlim ve
sanatkâr” diyor. Yalnız, millet
olarak, sanatın şiir alanında
bir şairin hem kahraman, hem âlim, hem sanatkâr olmasını isteriz. Bir
şairin iyi bir şair olması için bu meziyetlerin h e p s i n i ş a h s ı n d a toplamasını bekleriz. İslamiyet öncesi
Türk edebiyatında ozanlar,
şairliğin yanı sıra
kanaat önderliği, hekimlik,
büyücülük, danışmanlık görevlerini de
üstlenen bilge kişilerdi. Kimbilir, belki
de bu beklenti
o dönemden miras kalmıştır.
Fakat şunu kabul etmeliyiz ki
kahraman kahramandır, âlim âlimdir,
siyasetçi siyasetçidir, mütefekkir mütefekkirdir ve
şair de şairdir.
Kişilerin fikirlerine, inançlarına, mevkilerine göre sanatçı
kimliğinin sorgulanması sanata
ihanet olur, sanatı çiğnemek
olur.
Bahaettin Karakoç, yalnızca şairdi. Kendini sanatına adamış
bir şair. Yirmi dört saat şiiri düşünen, peşine düştüğü en güzel şiir
kelebeğini yakalamaya çalışan fakat
hiçbir güzellikle yetinmeyen,
daha güzelin peşinde olan bir şairdi. Bütün büyük sanatkâr gibi ömrü en güzel
şiiri aramakla geçti.
Bahaettin Karakoç, ülkenin basın gündemine sanatıyla, sanat
alanındaki icraatlarıyla,
eserleriyle gelen bir
şairdi. Hep aynı
sakızı çiğnemeyen, geçmişte yazdıkları ve yaptıklarıyla övünerek bayraklaşmaya
çalışmayan, daima üreten, vefat
ettiği 88 yaşına kadar da şiir yazan bir sanatçıydı. O, taşra edebiyatının sesi
olan Dolunay Dergisi'ni çıkartarak, ülkenin –bazen de Türk dünyasının-
seçkin şairlerini memleketi olan Kahramanmaraş'ta Dolunay
Şiir Şölenleriyle bir araya
getirerek, ulusal veya uluslar arası alanda eserleriyle ödül
kazanarak gündeme geldi. Ömrünü Türk şiirine adayan bu değerli şahsiyet,
maalesef hem ömrü boyunca terk etmediği şehrinde hem de ülke genelinde hak
ettiği değeri göremedi. Müritleri tarafından uçurulan, haklarında
şaşalı etkinlikler yapılarak her fırsatta
basın gündemine taşınan kimi
şairlere karşın Bahaettin Karakoç sanatının zirvesinde kartal yalnızlığını
yaşadı.
Şahitlik ederiz ki Bahaettin Karakoç imanı ve itikadı tam bir
şairdi. Fakat h i ç b i r z a m a
n d i n i kalkanlaştırmadı. Dinci
ya da dinci olmayan şair gibi insanları
kutuplaştırmaya, k a m p l a ş t ı r m a y a , diğerleştirmeye şiddetle karşı çıktı. İnancını samimi bir şekilde
dile getirdiği şiirlerinde
iç dünyasındaki mistik duygularını yansıttı. Hiçbir zaman din öğretisi
yapmadı, bu alanda irşada soyunmadı. Zaten didaktik söylem onun sanat
anlayışıyla da bağdaşmazdı.
Sanatçı karakteri
dolayısıyla hiç bir
siyasî oluşuma methiyeler düzmedi. Hep
bildiği doğruları, gördüğü yanlışları söyledi.
Fakat günübirlik sosyal
ve siyasî konuları ve
düşünceleri hiçbir zaman sanatına bulaştırmadı.
Şiirlerini siyasetin ve ideolojinin emrine vermedi. Sloganik
ifadelerden hep uzak durdu.
Bu konuların şiirle
değil, makalelerle, köşe yazılarıyla
ifade edilmesi gerektiğini savundu.
Öfkesini sözleri ve yazılarıyla, muhabbetini şiirleriyle ifade
etti. O, Mevlana'nın “Ya göründüğün
gibi ol ya da
olduğun gibi görün”
sözünü kendisine düstur edinmiş; hayatını
iyilik, doğruluk ve
güzellik üzerine inşa etmiş bir şahsiyetti.
Bahaettin Karakoç'un vefatı, en çok âşıkları üzdü, onları
öksüz bıraktı. Çünkü
o tam manasıyla aşk şairiydi.
Garip akımıyla başlayan geleneğe
ait tüm değerleri
yıkma ve aşkın küçümsenerek bir
sokak hovardalığına indirgenmesine karşın
o, şiirlerinde aşkı asilleştirerek gerçek
değerine ulaştırmış, ona tesettür kazandırmış bir büyük şairdir.
“Aşktır hayatımın
özgül ağırlığı”,
“Aşk yoksa dünyamızda
dünya da yalan
Ben anamdan âşık
doğdum, yüreğim talan”,
“Aşkın darasını düşsem
özümden
Kuru ömrüm bir avuç
kül görünür”
diyen Bahaettin Karakoç'un
eserlerinin isimleri bile sanatını
aşka adamış bir
şairin kimliğini ortaya koymaktadır: Sevgi Turnaları, Leyl ü Nehar Aşk,
Aşk Mektupları, Ben Senin Yusufun
Olmuşum, Sürgün Vezirin
Aşk Neşideleri. … Nihayet Bahaettin Karakoç'un son şiir kitabı da “Gündemde Yine Aşk Var” ismini taşımaktadır.
Bahaettin Karakoç'un şiirlerindeki maşuk kim midir? O
maşuk ki “Hiç
resim çektirmemiş, aynası sular
olmuş”tur. “İnce parmakları karınca, gözleri
kuş”tur. “Bağcıkları sık bağlanmış
örgülü saçı” vardır.
Bazen kadife çiçeği, bazen
orkidedir. Şairin yazgısında kutsal bir nakıştır. Gönül bahçesinde bir gül
ağacı, evcil güvercindir. Gözleri ekvatorda iki ormandır, bir göktaşıdır.
Saçları rüzgârlı tepelerde bir akıncı sancağıdır. Gülüşü güneş, sükûtu buluta
girmiş bir aydır. Ayakları dört dörtlük bir notadır. Elleri, bahar kokusuna
uçan bir çift kumrudur. Hülasa evrensel bir güldesteye çizilen minyatürdür.
Şair ondan her zaman
ayrıdır. Şiirleri kavuşma hayalini anlatır. Şairi mutlu eden bu
hayaldir. Kavuşmak istemez çünkü vuslatı düşlerin ölümü olarak görür.
Onun şiirlerinde ikinci
bir sevgili daha görülür. Bu beklenen değil, bekleyen
sevgilidir.
Ey sevgili,
Kendi dilimden başka
dil bilmem
Yoluna düşmüşüm başka
yol bilmem
Has kullardan Yunus
gibi
Yana yana
Sana geliyorum sana
Bir aşk mektubu okur
gibi
Mısralarıyla
ömrü boyunca gönlünden
ve aklından çıkaramadığı Mutlak Güzel'e duyduğu kavuşma özlemini
dile getirdi. Ona
“Aşk Mektupları” yazdı.
“Ben sevda bölüğünde
kıdemli bir askerim
Terhis olsam gidecek
bir yerim yok
Yüreğimden başka silah
taşımam
Bütün adresleri iptal
ettim
Benim senden özge
gerçek yârim yok
Bir hakkuşu öter
geceleri
Aşk, mektup yazmaya
zorlar beni
Sense yeri-göğü sele
veriyorsun.”
Bahaettin
Karakoç, mensubu olduğu milletinin değerleriyle
gurur duyardı. Millî duygularını sloganik ve didaktik
ifadelerle değil şiir sanatının gerektirdiği anlatımla dile getirdi.
Türk'üm, mavi çeliğime
su veren dinimdir
Ay'ım ve yıldızım bir
özge uyumla parıldar”
diyerek milletine ve dinine,
“Alınyazım,
yavuklumsun Türkiye'm
Özüm erir kalbim sende
atanda”
diyerek vatanına,
“Devletim, bayrağım,
ülkemdir Türkçem
Türkçem gök katında
yazılıp gelir”
Mısralarıyla Türkçeye olan sevgisini ifade etti.
Bahaettin
Karakoç, ütüsü bozulmamış
bir tabiatı resmetmeye çalıştı şiirleriyle. Bu resmin baş aktörü ve
bezeği dağlar oldu hep. Dağlar, yani
kartalların yuvası, yani
insan elinin az değdiği
kirletilmemiş mekân; buluta,
aya, yıldıza, tecelliye yakın zirveler. Erciyes, Ağrı, Demirkazık,
Nemrut, Palandöken, Altaylar ve bilhassa
Salavan Dağı Kartal'ın
konakladığı, soluklandığı, hasbihal ettiği yoldaşları oldu.
“Benim de başım
dumanlı, benim de yüreğim var
Yüce dağlar, sultan
dağlar, beni de sizden sayın”
diyerek dağların göğsüne yaslandı. Duygu ve
düşüncelerini daima tabiata
ait enstümanlarla dile getiren
Karakoç, Türk edebiyatının tabiatla özdeşleşmiş şairlerinin başında yer aldı.
Kartallar, şehri sevmezler.
Bahaettin Karakoç da şehirde “serçeleşen bir kartal” olmak istememiştir.
Onun için de hep dağlara, uzaklara, ötelere gitmenin, zamanın ve mekânın dışına
çıkmanın düşünü kurmuştur. Onun bu arzusunu kitaplarının isminden de
hissedebiliriz: Menzil, Uzaklara
Türkü, Güneşe Uçmak
İstiyorum, Güneşten Öte.
Bahaettin Karakoç'u birkaç sayfada anlatmak mümkün mü?
Özetlemek gerekirse o; mesleği şair, atölyesi şiir, malzemesi imbikten süzülen Türkçe
olan bir sanatçıdır.
Şiiri; edebinin denektaşı,
sanatının besmeleyle dokunan kumaşı
olarak gören, şiirsizliği karaya
vurmuş bir balık,
kanatları koparılmış bir kuş gibi hisseden söz ustası,
Dokunduğu
kelimeleri kanatlandıran, ses bayrağımızın Ulubatlısı, Dede Korkut
Ata'nın çağdaş varisi,
Erdemi pusat kuşanır
gibi kuşanan, hayat çizgisinde kırık ve eğrilik bulunmayan,
inandığı gibi yaşayan ve yazan örnek şahsiyet,
Geleneğe yaslanıp çağın şiirini inşa ederek, tarihin kanadı
ve ışığın çağdaşı olmuş bir üstat,
Yerleri gökleri yeşertmek
için sevgi tohumları eken bir söz
çiftçisi,
Kavlini, vuslatını ıhlamurların çiçek açtığı zamana
ayarlayan derviş,
Özgül ağırlığı aşk olan gönlü kıyı tanımayan okyanus,
İz süren değil, iz bırakan bir kılavuz,
Eserleri, üslubu, şiir anlayışı, kişiliği ve şiiri ayağa
kaldırma ülküsüyle yaptığı icraatlarıyla Türk şiirine damgasını vurmuş şiir
şeyhidir.
Kırk yıldan fazla zamandır onun izini süren, ona çıraklık,
yoldaşlık yapan, ekmeğini paylaşıp suyunu içen, sırlarına ortak olan, sevgisini
ve güvenini kazanan, “Ramazan
benim sağ kolumdur.” iltifatına
mazhar olan biri
olarak vefa borcumu o hayattayken göstermek adına hazırladığım “Türk
Şiirinin Beyaz Kartalı Bahaettin Karakoç” kitabını kendisine
takdim ederken şefkatle yüzüme
bakışı ve şahsıma “Bahaettin Karakoç araştırmacısı”
unvanı verişi bana ondan kalan en büyük miras ve edebiyat hayatımın en güzel
anısı oldu.
Beyaz Kartal'ın aramızdan ayrılışıyla ilgili duygularımı
yine onun mısralarıyla ifade etmek istiyorum:
“Ey gök, dostun
gidiyor senin hiç sözün yok mu
Ey zaman tutanak tut
dağlara imzaya aç
Ey mekân kurbanına
bakacak yüzün yok mu
Kime mühlet tanımış
kartalı yutan burgaç?”
Bize Dolunay aydınlığında
bıraktığı izin
takipçisi olacağız.















