“Kendini
Tanımadan Gidenler”(*),
Mustafa Okumuş'un kitabı.
Adıyla veriyor iletisini. Bu
konuda bir sayılama
(istatistik) yapılmış mıdır?!... Ben kendi adıma, şimdiye değin
kendisini tanımaya çalışanlara rastlamış değilim!
Decartes, “Düşünüyorum, o halde varım” diyor. Yunus
Emre de var
olmanın temelini okumaya bağlıyor:
“İlim ilim demektir/
İlim kendin bilmektir/ Sen
kendini bilmezsen/ Bu nice okumaktır”
Bana göreyse kendi
olamayan yaşıyor değildir.
Okumuş'un varmak istediği yer de bura olsa gerek. “Kendini tanımadan gitmek”,
boşu boşuna bu dünyada kalmaktan başka nedir ki?
Otuz yedi denemesiyle
kafa yoruyor.
Okumuş.
Düşünüyorum, bu kitabı okuyanlardan kaç kişi kendini
tanımaya çalışacak? Kendini sevmek de bu işin başında gelir.
Kendini seven insan, başkalarına kötülük yapamaz.
Bakınız yazar ne diyor? “Kendi kendimiz olabilmek elbette
kolay değil. Çaba ister, özveri ister,
egoyu bastırmak ister…”(s.4) Hiç kendiniz
olabildiniz mi? Hep
çevrenize bakındınız, el ne der, komşu ne der dediniz, kendinizi koyamadınız
ortaya. Hep böyle yaşamıyor muyuz?
Böyle yaşarken de unutulması zor olan kayıplarımız olmuyor
mu? Keşke kendimiz olabilseydik?
Hep uğraşıyorum, engelle karşılaşıyorum. O küçük akıllarıyla
akıl veriyorlar, yön gösteriyorlar. Aman
gönülleri kırılmasın,
diyoruz, harap ediyoruz
kendimizi. “Stres” denilen illet
yakalıyor bizi. Sağlığımız bozuluyor bütün bütüne. Yazar
şöyle bağlıyor tümcesini;
“Kendimize ait olmayan
tüm yapaylıklar eğreti bir yüktür vicdanımız...”(s.4)
İnsan, gide gide kendini bulur. Bulamazsa malamat olur.
Böyle malamatlarla çok karşılaşmışsınızdır. Bakınız, “Hiçbir şey
hepten iyi, ya da hepten kötü değildir…”(s.6) İnsan zıtlıkları içerisinde
taşıyarak doğar. İyilik varsa, kötülük de vardır. Sevmek varsa sevgisizlik de.
Savaş varsa barış da. Temizlik varsa pislik de. İnsan bütün eksileri yenerek
insanlaşır.
Kötülüğüne,
aymazlığına tanık olduğunuz kimselere, bu adam insan olmaz
dersiniz değil mi? İnsan bu
ileriye de, geriye
de değişir. Bakarsınız bir
gün sizi şaşırtır,
insanlaşmış olarak çıkar karşınıza
Köyünüzde, ilinizde ilerleme göremezsiniz, o zaman
içlenir, “ bu memleket
adam olmaz…”(s. 10) dersiniz,
aynı insan gibi düşünürsünüz memleketi. Yazar şöylebkarşılıyor bunu:
“Sorunlara duygusal değil, akılcı, bilimsel yaklaşılmalı, kısır
tartışmalar yerine, hoşgörülü yanıtlar erilmeli...”(s.11)
Arkadaşlık, dostluk, evlilik ne için kurulur? Hiç kimse,
kimsenin kaşına gözüne bakarak bu işlere
girişmez.. Arkadaşlıkta, dostlukta evlilikte karşılıklı denge üzerine
kurulur. “Çıkar beklentisi gerçekleşmediğinde, arkadaşlık da, bıçak gibi
kesilir…”(s.13) Yani, karşılıklı çıkar dengesi bozulduğunda belirttiğimiz üç
girişim de biter.
“Gerçek dostun dili serttir, batar…” (.s. 15) Karşıdaki bu
nitemi anlayamadığı an, dostluk, arkadaşlık filan kalmaz. Ama yine de bütün bunlara karşın
insan, dostsuz, arkadaşsız kalamaz. “Herkesi
istediğimiz gibi değil, oldukları gibi kabul etmenin bir erdem
olduğunu bilmeliyiz…”(s. 21) Yoksa,
katı kuralcı, dediğim dedikçi
olmanın bir anlamı yok. Çözüm ortaya konulmalı.
Sevginin önemi büyük.
Sevebilmek otu ağacı, kuşu
böceği, çakalı tilkiyi, yılanı çıyanı, keçiyi
koyunu, öküzü, deveyi,
çalıyı gülü, meyveyi sebzeyi,
düşmanı dostu…
Evet, biliyorum düşmanı sevmek zor, ama herhalde bir
yolu, yöntemi, çözümü
vardır bunun! İyileşmeyen (kronik) hastalık da düşman gibidir. İsteseniz
de istemezseniz de
onunla yaşamak zorunda kalırsınız.
Ama barışık yaşarsanız hastalık
size fazla yük
getirmez! Düşman da öyledir. Panzehiri barıştır.
Düşmanla barışık yaşamak yücelmiş insanın işidir.
Yazar birçok
konulara değiniyor; güncel olaylar, eğitim, tarih, siyaset…
“Lale Devri”; bugün
de yaşanmıyor mu? Nedim'in
ünlü “Sadabad”ından alıntı
yapmış yazar: “Gülelim oynayalım
kâm alalım dünyadan/ Ma-i
tensim içelim Çeşme-i Nevpeydadan/ Görelim
ab-ı hayat aktığın ejderhadan/ Gidelim
serv-i revanım yürü Sadabad'a//…”(s. 72)
Dün/bugün, bir tarafta insanlar ölüyor, bir tarafta güllük
gülistanlık yaşanıyor. Terör, savaş,
göç, o “tek
dişi kalmış canavar”… insanlığı yiyor. “İnsanlığın sırtı
eskidi/ Tanrının sırtına dadandılar//…” (Parakan, 1990, MDB) demiştim bir
şiirimde. Şimdi, halen
bugün Tanrıyı çıkarlarına alet
edenler yok değil. “ Patrona Halil
isyanıyla Lale Devri kapanıyor…” (s.73) Bakalım günümüzün
lale devrini kim kapatacak?
Yazarın
iyileşmez yaralarından biri
de “Gavur Gölü”(**). Toprak kazanacağız diye bir yaşam alanı yok
ediliyor. Ne kurbağalar, ne yılanlar, ne tilkiler,
ne çakallar, ne
kuşlar… kalıyor! Biz insanlar
nasıl bir insanız? Geleceğimizi yok ediyoruz, bu bir
intihar değil mi?
“Gavur Gölü bataklığından kalan tek anı dişbudak orman
adası, sonbahara yenik düşmüş üzgün
solgun yüzü, kıyı
şeridindeki tüm dostlarını
yitirmiş; öksüz, boynu bükük; buruk bakışlarında bir dönemin özlemi var…”(s.
75) İster taş olsun, ister ağaç, ister toprak… onlar da canlılardırlar; elinden
alınan yaşam için
baş kaldırırlar, önünde kimse
duramaz, Japonya'daki tsunami gibi?
Yalan üzerine de
şöyle değiniyor yazar: “Yalanın boyutu ne olursa olsun,
ucunda ya bir aldanış, bir aldatış vardır… sonuçta giderilmesi zor kırgınlıklara, düşmanlıklara
sebep olur, sosyal barış bozulur…
Yalancı toplumlar güven ve saygınlığını yitirirler…”(s. 84) Niye yalan
söylenir? Çıkarlar için değil mi? Yalanlar üstüne kurulan toplum yaşayamaz.















