Şehirle ilgili düşünce geliştirenler, fikirlerini daha iyi
anlatabilmek için bâzı tasnifler yaparlar. Meselâ bazılarına göre şehirleri,
“erkek kentler, dişi şehirler” olarak
iki ayrı çizgide değerlendirmek gerekir derler. Burada
özellikle dişi olanlar “şehir”,
erkek olarak
değerlendirilenlerde “kent” olarak isimlendirilirler. Ve bu iddialarını
aslında makul kabul edilebilecek birtakım
düşüncelerle savunurlar.
Lâfa, evden başlarlar.
Evi düzenleyenin, oradaki hayatı
tanzim edenin, süsleyenin (yani sanatı işe dahil edenin) besleyenin,
temizleyenin kadın olduğunu anlatırlar. Evlerin mahalleleri, mahallelerin de
şehri oluşturması bir
gerçek olduğuna göre, kentin mimarı da kadındır, derler. Şöyle
özetlerler: “Uygarlığı oluşturan kadın, kentin gerçek mimarıdır. Çünkü “ev”
onun alanıdır ve bir kent de her şeyden önce evler ve ona gerekenler demektir.”
Diğer bir kısım ise, konuya başka yönden bakar ve yine
itiraz edilemeyecek fikirler ortaya atarlar. Meselâ derler ki, “Şehirler ikiye
ayrılır: Birinci bölüm -Tarihin dünyaya takdim ettiği- şehirlerdir. İkinci
bölümü, -Tarihe takdim edilen şehirler- teşkil eder.
Bazıları, şehirleri “ebedî
şehirler-nevzuhur kentler”, bazıları “bakımlı, boyalı, kâğıttan yapılmış
süslü ve boş kentler, bazılarını pasaklı, fakat derinliği olan güzel
şehirler” olarak değerlendirmeye alırlar. Ortaya attıkları
gerekçeler, reddi kolay olmayan gerekçelerdir.
Bütün bunların dışında, şehirleri değerli kılan unsurlar
konusunda da bir “fikir birliği” yoktur. Meselâ
“İstanbul'u İstanbul yapan,
ne yerinin güzelliği, ne boğaz
veya ne de bunlara benzeyen herhangi bir şeydir. Dünyada yeri daha güzel
(meselâ Rio, Venedik, hatta Napoli), havası daha güzel (meselâ bütün Akdeniz
şehirleri), kızları güzel (meşrebe göre bütün şehirler) binlerce şehir var. O
halde İstanbul'u vazgeçilmez kılan özellik nedir? Şehir, Türkler tarafından
fethedilinceye kadar defalarca saldırıya
uğradı, yağmalandı, yıkıldı,
yakıldı. Ve bütün bunlara rağmen ayakta kaldı. Kendi küllerinden yeniden doğdu.
Onun özelliği, İstanbul'un bir “ebedî şehir” vasfını, ta
kurulduğu ilk yıllardan
itibaren taşımasıdır. Bu, bir
şehre sonradan kazandırılabilecek
bir özellik değildir. Herhangi bir insiyatif de bunu sağlayabilmez. Ve
taşıdığı, pozitif veya negatif
unsurlarla da izah edilebilmez.
İstanbul ile birlikte bu sıfatı taşımaya lâyık şehir
yeryüzünde fazla değildir. İslâmiyetin üç kutsal şehri
Mekke, Medine, Kudüs
hariç tutulursa, İstanbul ile birlikte belki Roma, Paris ve Venedik bu
çerçevede adı zikredilebilecek şehirlerdir.
Bizim Maraşımız bir “Ebedî Şehir”in sahip olması gereken
bütün parametreleri bünyesinde,
geçmişinde muhafaza etmektedir. Bu zenginlik ve derinlik her şehre nasip
olmayan bir ayrıcalıktır, bir ilâhi lütûftur.
Buna rağmen Maraş'ın
dünya şehir literatüründe adının
seyrek geçmesi, çoğu zaman geçmemesi, bilinmemesi nasıl açıklanmalı?
Bu, bazı ihmallerin sonunda ortaya çıkan bir netice olarak
da değerlendirilemez. Gerek geçmişi, tarihi, gerekse mevcut potansiyeli
ile ilgili, üzerinde çalışılan
şehirlerin başındadır. Maraş'ın bibliyografyası zengindir.
Şehrin hâfızasına sahip kişilerin mevcudiyeti Maraş'ın şansıdır. Onun
sanat ve kültür vâdilerinde değerli insanlar, dolaştılar, değerli keşifler
yaptılar ve bunu halkın huzuruna sundular. Bunlar bir şehir için gerçekten
şanstır.
Parça parça yapılan bu çalışmaların, boyut kazandırılarak ve
dünya normlarına uydurularak, dünya
ölçeğinde birleştirilmesi ve
sisteme bağlanması, bu iş için gereken ilk ve en basit şarttır. Devamlı
canlı tutulması gerekir. Şehirlerin ömrü,
bazan devletlerin ömründen
uzundur. Sabırla ve vazgeçmeden bu sistemin hayatiyetini devam ettirmesi
mecburiyettir.
Bu şehrin gerçekten farkında olmak gerekir. Maraşlılar nasıl
olağanüstü bir ortamda yaşadıklarının farkındadırlar, buna
inanıyoruz.
Yıllar ve asırlar
boyunca değil, haftalarla anlatılan kısa zamanlar içinde bu
şehirde yönetim ve siyaset ve kanunlar üç defa el değiştirmiştir. Tarihte örneği
yoktur. Bu şehri
yöneten Müslüman
yöneticiler, bir ayaklanmayı önleyemeyince gayrimüslim
tebaadan aldığı vergiyi iade
etmişlerdir. “Alınan vergi,
sizin malınızı, canınızı, ırzınızı ve aklınızı korumak
karşılığıdır. Bunu sağlayamadığımız için sizden alınan vergiyi iade ediyoruz”
fermanı, tarihte örneği olmayan bir hâdisedir ve burada yaşanmıştır. Duruma
asla bir açıklama getiremeyen ünlü
tarihçi Max Weber,
“Bu, harikulâde hadiseyi açıklayabilmek bir batılı için mümkün değildir”
der ve hayranlığını gizlemez.
Maraş'ı benzersiz kılan sayısız değerler vardır ve şehirli
bunun farkındadır.
Yani bu şehir “Ebedî Şehir” sıfatını çoktan hak etmiştir.
Tesciline gerek yoktur.
* * *
Bazan, keşfimizde (yani rüyâda veya hayalde veya gönül
dünyamızda) kendimizden çıkar, Trabzon Caddesinin koyu gölgeli bir
yerinde bir bahçe duvarının üstüne,
şehrin aylaklarıyla birlikte
tüner, oradan gelip-geçenleri seyrederiz. Bu, şu fakirin hiç usanmayacağı bir
keyiftir.
Çünkü Trabzon Caddesi bir nehirdir. Şehrin göbeğinden geçen
ve içinden su yerine insan akan bir nehir. İçinden nehir geçen şehirler
makbuldür. Hele o nehirde su yerine insanlar akıyorsa, buna değer biçilemez.
Oradan bir dünya
geçer ve biz
dizlerimiz uyuşuncaya kadar orada
oturur, geçenleri seyrederiz. Kimi
yaşlı, kimi genç,
kadın-kız- çocuk, erkek, beyefendiler, berduşlar, esnaflar,
ameleler, evine o
gün bir fazla
ekmek götürebilenler, bunun kıvancını
yaşayanlar, günün yorgunluğunu sırtına
bir yorgan gibi sarmış,
bir an önce
kıvrılabileceği bir yer arayanlar, günü işsiz geçirip feleğe
küsenler, iç geçirenler, toprak kokulu rençberler, zenginler, yoksullar, camiye
geç kalan telâşeli
insanlar, arabaların arasına korkusuz
dalan meczublar, klakson
çalanlar, küfürler, kahkahalar arasında, vitrin ışıkları kararıncaya kadar
süren bir tatlı karmaşa, yaşayan, kımıldayan, çağıl çağıl akan bir nehirdir
Trabzon Caddesi.
Yirmibeş-otuz sene öncesi buralara ilk defa gelen şehre
yabancı birisi özellikle dikkatimize takılır. Yanında
anası-babası-bacısı-ehliyali ile şehri ürkek bakışlarla süzen, seyreden biri
daha geçer bu caddeden.
Onun serinde gençlik, ağaçlarda hafiften bir rüzgâr ve
“kaygılardan âzâde” bir gönlü vardır.
Bizimle birlikte, sabredip seyredenler, biraz sonra geçecek
olağanüstü göç katarlarını
da görürler ve Maraş
milletinin Trabzon'lu
biraderlerini neden bu denli sevdiklerini anlarlar.
Onlar, tarihin sayfalarından
izinli çıkıp bu
âlâyişe katılanlardır.
Saçaklı Mehmet Efendi, sağ yanında biraderi Osman Efendi,
sol yanında biraderi
Hasan Efendi, az arkalarında biraderi İlyas Efendi, etrafı
selâmlayarak geçerler ve
biz de bu
selâma hazırlık için, ayağa kalkar, geçişlerini bekleriz.
Arkadaki
kalabalık kadınlar, orada
bizimle bile oturan gariplerin
de tuhafına gider. Yanımızdaki aksakallı
Pir-i fâni kulağımıza fısıldar:
Şu gelenler var ya, şu gelen nisâ taifesi, işte onlar hemşehrileri
Gülbahar Ayşe Sultan'ın
ziyaretçileridirler. Onu gönüllemek
için Trabzon'a gidiyorlar. O, orada dinleniyor. Yavuz Selim'in
annesidir, Maraş'tan gitmiştir saraya ve bir azize kadındır.
Az sonra, yüklerini
sarmış, gönüllerine
Trabzon'u almış aileler,
Bakkalzâdeler, Fındıkzâdeler,
Fettahzâdeler, Efendizâdeler
sökün ederler. Yavuz Selim Han'ın, “hâdi siz de gidin ve şu Sürmene tarafına,
Maraş biraz dinlensin” dediği aileler de birer, ikişer bazan daha kalabalık
kervanlar olarak önümüzden geçtiler.
O pîr-i fâni, gülerek sorar bu defa: “Şimdi anladın mı,
Maraşlılar Trabzonluları neden bu kadar çok sever?”
* * *
Tanrı ruhsat verir, sağ-selâmet tekrar bu güzel şehre varmak
kısmet olursa, gidip
o duvarın üstüne oturacağız ve bu
harûkulâde resmi geçidi, bu coşkun alayı seyredeceğiz, tekrar be tekrar.
Çünkü fakir gönlümüzün nâdir lükslerinden biridir bu.
Eğer o gölgeli, alçak duvarı bulamazsak, fark etmez, eski demiryolu
traverslerini (odun olarak satıyorlar), onlardan üç-beşini bir kenara koyar,
oturur, ihvân-ı bâsafâyla oradan seyrederiz.
Gönlü hoş olanın
koltuğa ihtiyacı yoktur, vesselâm…















