İstanbul,1927'de sıra dışı bir gün yaşıyordu. Dolmabahçe
çevresinde yoğunlaşan ve boğazın iki geçesinde, kilometrelerce uzayan büyük bir
kitle “Kanuni Sultan Süleyman'ın dört yüz yıl önce düzenlediği askeri
tören” gibi yol
boyunca toplanmıştı. Kentin tümü bayraklarla donatılmış, büyük caddeler
üzerinde “en az
yüz tak” yapılmıştı. Ertuğrul
yatı, içinde önemli konuğu, arkasında savaş ve karşılayıcı gemileriyle birlikte
“Adalar'dan Dolmabahçe'ye dek halkın toplandığı tüm kıyılara yakın geçerek”
Dolmabahçe önüne demirlemişti.
Kıyıları ve deniz araçlarını dolduran “yalı pencerelerinde,
balkonlarında, minare
şerefelerinde kaynaşan” İstanbullular; “sevinç ve coşku dolu haykırışlarla”
büyük önem verdikleri konuklarını karşılıyordu. “Kıyı tabyalarından” top
atışları yapılıyor, neşeli
topluluklar, bando eşliğinde
türkü ve marşlar söylüyordu. Mustafa Kemal 16 Mayıs 919 da işgal altında
ayrıldığı İstanbul'a sekiz yıl sonra, çok farklı koşullar ve duygular içinde
ilk kez geliyordu.
Kurtuluştan
sonra, Anadolu'nun hemen
her yöresine, kimilerine birkaç
kez gitmişken, İstanbul'a hiç
gelmemiş olması, ilgisizlikten kaynaklanan nedensiz
bir tutum değil,
siyasi nedenden olan bilinçli bir seçimdi. İstanbul'u ve işgal görmüş
çileli halkı seviyor “katışıksız ve alçak gönüllü” bu halka “minnettarım”
diyordu. Ancak gücünü koruyarak İstanbul'da kümelenmiş olan işbirlikçilerin ve
onların yaşatmaya çalıştığı çürümüş alışkanlıklardan nefret ediyordu. Bunlar,
Anadolu halkının sekiz senedir sürdürdüğü ölüm, kalım mücadelesine, her aşama
ve olanakla karşı çıkmış; dışa bağımlı
ihaneti, âdeta bir
yaşam biçimi haline getirmişti.
İstanbul'un bu yüzüne “Bizans” diyerek, 1924'te;
“Cumhuriyet, Bizans'ı adam edecektir. Cumhuriyet; pislik, ikiyüzlülük,
yalancılık ve ahlaksızlıkla, paha değerini yitiren Bizans'ı mutlaka adam edecektir.”
demişti.
İstanbul sert siyasi
çatışmalar, siyasi “suikastlar”
ve köklü devrimler içinden geçerek geliyordu.
“İstanbul” giriştiği varlık,
yokluk mücadelesinde, onu dolaysız hedef alan düzeysiz karşıtlığın ve
işbirlikçiliğin merkeziydi. Ankara merkezli olarak Anadolu'da kurulan yeni
uygarlık, güçlenmiş ve “İstanbul'u” denetim altına almıştı. Tutucu ve
işbirlikçi “İstanbul”, izlediği
yanlış politikalar sonucu kendini tüketmiş, eski gücünden çok şey
yitirerek “Ankara” ya
boyun eğmek zorunda kalmıştı.
Mustafa Kemal “Bizans'ı adam edecek”
konuma geldikten sonra
İstanbul'a gelmişti.
Bir yıl sonra, 5 Haziran 1928 de İstanbul'a ikinci kez
geldi. Bu kez ziyaretle yetinmeyecek, yeni
ve köklü bir
devrimci atılımı İstanbul'da başlatarak, tutuculuğun simgesi
haline gelen ve Türkçeye uyumsuz Arapça harf kullanımına son verecekti. Hazırlıklarını yapmış,
uygulamaya geçmek üzere gelmişti.1927-1928 arasındaki bir yıl içinde,
seçimlerle meclis yenilenmiş, Nutuk'ta geçmişin
eleştirileri yapılmış, demiryolları devletleştirilmiş, Ankara-Sivas
hattı tamamlanmıştı. İlk nüfus
sayımı yapılmış, Anayasa'da laikliğe
giden önemli değişiklikler gerçekleştirilmişti. Ankara
belirlediği yolda güvenle
ilerlerken, ilerlemenin öncüsü genç ve kararlı devlet başkanı,” kendisini ölüm
yatağına dek, gece gündüz
meşgul edecek” girişimi
, “işbirlikçiliğin merkezi” İstanbul'da açıklayacak; Türk alfabesini
ve Türk dili
hareketini başlatacaktı.
Türk abecesini (alfabe)
oluşturmaya ve Türkçeyi yabancı
sözcük baskısından kurtarmaya, çok önce karar vermişti.1919 Erzurum günlerinde;
Mazhar Müfit Kansu'ya
Arap harflerinin bırakılarak Türk
abecesine geçileceğini söylemiş, 1923 yılında gazetecilerle yaptığı bir
görüşmede, “yazı sorununu son yıllarda düşündüm dersem, inanmayınız. Ben
çocukluğumdan beri bu davayı düşünmüş bir adamım.” demişti.
*
Ona göre Türkçe,
Türkiye demekti. Ulus vardığının korunup geliştirilmesi için
Türkçenin özleşip, özgürleşmesi, bunu
sağlamak için de ulusun tüm bireyleri tarafından okunup,
yazılması gerekiyordu. Ulusal kültürün,
bağlı olarak uluslaşmanın güçlenip
yerleşmesi için, herkesin kolayca anlayabileceği bir yazının yaratılması ve
Türkçenin sürekli korunup güçlendirilen “tek dil” haline getirilmesi şarttı.
Gerçekleştirmeye kararlı olduğu bu amaca ulaşmanın ve zamansız yapılacak
girişimin başarı olasılığının
bulunmadığını biliyordu. Değişik dönemlerde konuyu aydınlarla tartışmış,
ancak uygulamaya geçmek için, tutucu engellerin büyük oranda ortadan kaldırıldığı
1928'i beklemişti. Halkın ve aydınların desteğini almadan “bu işe girişmek
istemiyordu.” Tutucuları kadar aydını da bol İstanbul'a bu nedenle gelmişti.
Her büyük atılımda
kullandığı çalışma yöntemini,
yazı değişiminde de uyguladı. Bilime dayalı
dikkatli çalışmalar, geniş
bir araştırma, toplumu hazırlayıp
uygun ortam oluşturma
ve Türk halkı üzerindeki
kişisel saygınlığına
dayanarak harekete geçme…
Devrimci dönüşümlerin tümünde sınadığı bu yöntemi, yazı değişiminde de
ustalıkla uyguladı ve sıra dışı bir başarı daha elde etti.
Karar ve davranışlarına yön veren ana unsur, öznel istekleri
değil, halkın “istek
ve ihtiyaçlarıydı.” 1923'te İzmir'de
görüştüğü İstanbullu gazetecilerin, “Devrimlerin
yaratıcısı olarak Latin harflerine geçiniz.” Önerisini erken bulmuş,
gerçekleştirmeye kararlı olduğu bu öneri için şunları söylemişti: “Ben
düşündüklerimi önce milletin arzu ve
ihtiyaçlarında görmeyi koşul sayan
ve bunu gördükten
sonra uygulamaya girişen bir
adamım. Her insanın içinde olduğu toplum için bir düşüncesi olabilir. Ancak
sağını, solunu dinlemeden söylenen
sözler, benim anlayışıma göre
uzun ve derinlemesine incelenmedikçe eylem aşamasına
çıkamaz. Kişisel düşüncesini, toplumun genel ihtiyaç ve iradesiyle uyumlu kılmayanların
başarısızlığa uğraması
kaçınılmazdır… Ben ordunun, ülkeyi ve milleti kesin sonuca
götüreceği noktada emir
veririm. Ama bilim ve özellikle toplum bilim alanındaki işlerde ben
komut vermem.”
Yazı değişimi için
yoğun bir çalışma
içine girmişti. “Büyük bir titizlikle”, değişik dillerin abecelerini ve
Latin harflerini inceledi;
yerli yabancı dil uzmanlarıyla
tartıştı. Harflerin
kullanışı, verdiği sesler,
bu seslerin Türkçeye uygunluğu üzerinde uzmanlaşıncaya
dek “her gün saatlerce çalıştı. Yeni bir abece oluşturmak için bir “Alfabe
komisyonu” kurdu. Komisyonun kendi başına
kalırsa “bu işi
ancak üç yılda başarabileceğini bildiği için”
toplantılara bizzat katıldı ve üyeler “güçlü
görüşlerinden yararlandılar.”
Dolmabahçe sarayı, “yapılışından beri
hiç görmediği” bir devrimi
yaşıyordu. Burası bir Osmanlı sarayı olmaktan çıkmış “içinde gece, gündüz coşkuyla
çalışan”, açık oturumlar, paneller, konferanslar
düzenlenen bir kültür merkezi ya
da bir “bilim
akademisi” haline gelmişti. Saray
salonlarını artık, cariyeler, lalalar ya da hizmetçiler değil; dilciler,
tarihçiler, şair ve yazarlar,
devlet görevlileri, bilim
adamları, milletvekilleri
dolduruyordu, bu insanlar
onun başkanlığı ve yönlendirmesi
altında toplanıyor, tartışıp
kararlar alıyor, kimi zaman da “sınavdan
geçiyorlardı.”
Asya'daki, Türk devletleri
1926'da Latin harflerini kabul
etmişti. Bu gelişmeye büyük önem verdi ve uygulamayı ayrıntılarıyla inceledi.
Orta Asya Türklerinin Latin
harflerine geçmesinin, Arap harflerini
kullanan Türkiye ile
ilişkilerini güçleştireceğini ve Türk dünyasını “birbirinin dilini
okumayacak hale getireceğini”; bu durumun “yazı değişimini daha da zorunlu
kıldığını” gördü ve bu yöndeki
çalışmalarını yoğunlaştırdı.
(Türkiye 1929 da
Latin harflerini kullanmaya geçince Sovyetler Birliği, Orta
Asya'daki değişimi durdurdu ve bölgesel Kiril alfabesini uygulattı.)
Avrupa'nın değişik bölgelerinde, Latin kökenli birçok ulus,
yazıda Latin harflerini kullanmaya başlamıştı. Macarlar, Finler gibi Turan
kökenliler, Polonyalılar, Çekler, Hırvatlar ve Arnavutlar, millî yazı harflerini
bırakıp Latin harflerini
almıştı. Latin ırklarının dünyadaki
ekonomik gücü ve dünyadaki yaygınlığı da göz önüne
alındığında Latin harfleri dünyada en çok kullanılan, en etkili yazı türüydü ve
Türkçeye uydundu. Uluslararası ilişkilerin
artan yoğunluğu, Latin
harflerinin Türkçeye uygunluğuyla birleşince, yazı değişimi
aşamasında bulunan Türkiye
için, hem uygulanabilir bir
seçenek hem de çağa uyumlu bir olanak ortaya çıkıyordu.
Altı aylık yoğun
çalışmalardan sonra, altı haftada yeni abeceyi hazırlattı. Dil
biliminin temel kuramlarını kavramış; Türkçede Latin harflerini kullanma biçimi, Arapça-Osmanlıca-Türkçe ilişkileri ve yeni
harflerle Türkçenin ses uyumu konusunda, neredeyse en yetkin uzman olmuştu.
Çalışmaları ilerledikçe çözülmesi
gereken sorunların büyüklüğünü görüyor, çok güç bir işe giriştiğini anlıyordu.
Güçlüklerin üzerine gitmekten
çekinmeyen yapısı nedeniyle yılmıyor, daha yoğun çalışıyordu.
Yeni harflerin kullanımıyla ilgili her sorunla
ilgilendi. “Alfabe komisyonu”
nun çözmekte zorlandığı sorunlar
için, çözüm olabilecek yeni görüş ve öneriler getiriyordu. Konuyla ilgilenen
üst düzey devlet yetkilileri, araştırmacılar ya da halktan kişiler,
karşılaştıkları sorunları doğrudan ona
iletiyor, çözüm için
görüş istiyordu. 17 Ağustos 1928'de Yunus Nadi'ye yaptığı
açıklama ve 21 Eylül'de başbakanlığa yazdığı yazı, onun dil bilgisinde eriştiği
düzeyi göstermektedir. 28 Eylül'de, Gemlik esnafına gönderdiği
mektup ise, bu düzeyi halka ulaştırmadaki başarısını ortaya koyar.
Yunus Nadi'yle yaptığı
söyleşide, yazının (imla) ses
bilim (fonetik) bakımından,
kimi kullanım bozukluklarına değinir
ve çözüm önerilerini on
üç maddede toplayarak,
yeni harflerin okuma, yazmaya
sağladığı kolaylığı anlatır. “
Kim, bir bölümü ünlü, çoğu ünsüz 29 harfin
biçimini öğrenip bu
kuralları bilirse, Türkçemizi
yeni harflerle pekâlâ” yazar. Diyerek on üç madde içinde yer alan ve bu gün de
kullanılan bazı önermelerde bulunur. “ Birleşik fiil ekleri, kişi
ekleriyle birleştirilmelidir; gelmiştiniz, gidiyordunuz… Emir
kipi kural dışıdır;
gel, geliniz, gelsin… Soru eki olan mı, mi, mü, mu ayrı yazılır; geldi
mi, gördü mü, buldu mu, yaptı mı?.. K, kimi zaman ğ ye dönüşür;
edecek-edeceğim, kuracak-kuracağım… İle, ise, için bağlaçları, ilk sesli harfleri
yazılmak istenmezse, önceki sözcüklere eklenebilir. Kimin ile-kiminle,
benim ise-benimse, benim için-benimçin… Ki
bağlaç olursa ayrı yazılır; gördüm ki, geldim ki… De, da dahi anlamında
kullanılırsa ayrı yazılır; ben de gördüm, Hasan da…
Başbakanlığa yazdığı yazıda yurt gezilerinde halkın yeni
yazıya gösterdiği ilgi
ve öğrenme isteğini belirtirken
yaşanılan kimi sorunlardan söz eder.
Bağlama eki sorununun,
“yeni harflerin kolaylığına halkın
istek ve sevincine
gölge düşürecek kadar belirgin”
olduğunu açıklar ve halk
içindeki gözlemlerimize dayanarak, aşağıdaki ilkeleri kabul etmek
yararlı ve gerekli görülmüştür.”
Diyerek öneriler yapar:
“Türk yazımındaki fiil çekimlerinde, bağlama imi olarak kullanılan kısa
çizgi (-) kaldırılmıştır. Bu nedenle ekler çizgiyle ayrılmaz, birleşik yazılır;
geliyorum, gideceksiniz, görecekler… Türkçede hala var olan Farsça tamlamalarda
da bağlama çizgisi yoktur, tamlama eki olan i, ü gibi sesli harfler ilk
sözcüğün sonuna eklenir; hüsnü nazar gibi. Şimdiye kadar basılmış ve
yayımlanmış her türlü araç, gereç, bu kurallara göre düzeltilmelidir.”
Gemlik'ten kendisine ortak bir mektup yazarak, bir haftada
okumu, yazma öğrendiklerini belirten ve ses uyumuyla ilgili sorular soran;
Tuhafiyeci Yahya, Gazozcu Haydar,
Zahireci İsmail, Zürradan Ethem,
Bakkal Osman ve Kırtasiyeci Selahattin'e
verdiği yanıt şöyleydi:
“okuma ve yazmayı bir
haftada öğrenmek gayretinize memnun oldum,
tebrik ederim. Arabi ve Farsi kelimelerde “ k “ ve “ g “ nin
önlerine “ h” gelmesi sorunuyla fazla
uğraşıp düşüncelerinizi engellemeyiniz. Hazırlanmakta olan sözlük, bu konudaki sorunu
isteğiniz yönünde halledecektir efendim.”















