Eskiden, uykum için ayırdığım zamanın - belki de-
yarısı hayal kurmakla geçerdi yünlü yer döşeğimde. Neye mi yarardı
kurduğum bu hayaller? Hayalin en güzel yanı; her hangi bir ücrete tabi olmadan kurulmasıdır. Hayalin kurulması bir yerde beynin durulmasıdır
da…“Hayatı ilginç kılan hayallerin gerçekleşme ihtimali” değil midir hem? Duru
bir beyin; dünyadaki pek çok olaya anlam verebilmem açısından son derece
önemlidir benim için. Belki şu anda şairliğime katkıda bulunan şey, ta o
zamanlardan kazanılmış olan muhayyilemdir. Allah biliyor ya bu durum; kesin ki zihnimin
bir yeteneğidir. Şimdilerde bu yeteneğin adına “imgelem” diyorlar sanırım.
Aslında karşımızda olmayan bir nesne üzerine kurduğumuz
tasarımlama gücümüze “düş” desek ve bu güçle birlikte kullanarak kelimeyi,
yaptığımız eyleme “düş gücü” adını versek daha doğru iş yapmış oluruz sanki
diyorum… Ne demiştim o şiirimde Gizli Görüntü olarak:
İster Apilus'un Altın Eşeğini yatıralım masaya,
İstersen;
Dante'nin “İlahi Komedya”sını!
Bal gibi de uyanık düş eseridir bunlar.
Yani, bir gizlice görüntü/
Bir gizlice hayal...
Nesneler kendiliğinden parlaktı,
Rüyamda asla görmedim güneşi…
Evet benim her gece yarı zamanımı çalıyordu olmaz olası bu
hay/Ali'm…
Nedense sabahlara erişildiğinde bu hayallerimin gerçeğe dönüştüğünü
çoğu kez görmedim. Gece boyunca içimde fırtınalar koparan o zihinsel görüntülere
niçin ulaşamıyordum ki gerçek hayatta? Mesela neden şu zengin güruh gibi bilmem
ne adalarında denizle koyun koyuna olamıyordum. Neden bir topa vurduğumda o
elli bin kişinin “Navruz,
goooooooool” sesleri kulak zarımı
patlatmıyordu. Neden öyle bir an geldiğinde mehtap onu sanmıyordum. Ve neden
yelkeni fora bir vapurun yelkenini şişiren bir rüzgâr değildim vs.
Şimdi anlıyorum ki; hep imkânsıza yönelmişim hayal kurarken.
Bu da şairlere has bir özellik herhalde; imkânı değil sızı ister şair ruhu!
Biliyor musunuz, bu sızı bile zaman zaman mutlu kılıyor beni. Bunu
hissedebiliyorum! Hayallerimi başkasına kabul ettirme gibi bir çaba sarf etme
derdim de yok doğrusu. Dünya
gerçekliğinin acımtırak koşullarını bu imajinasyonlarımla bertaraf ediyorum ya
yetiyor işte bana! Varsın desinler ki:
Bu Deliban'ın hayali zengin, gerçeği fukara…
Kimsecikler duymasın da şunu da itiraf edeyim bari
burada; kurulan hayalle oluşan beklenti boşa
çıktığında, hayal kırıklıkları yaşamıyor değilim. Bu durumlarda “tüüüüh”ler, “keşkeeee”ler
ardı ardına sıralanır tacı dağınık boz kavaklar gibi… Bu durum bende paniğe de
sebep olabiliyor zaman zaman. Diyorum ki kendi kendime; “bak oğlum Rıza, bir
daha hayal kurma tamam mı? Tamam, kendi gerçeğin seni bir yerde mutlu ediyor;
“ammavelâkin, cümbür cemaatin diline düşüyorsun sen…”
Söze başlarken “eskiden”
demiştim. Şair olmam nedeniyle
şimdilerde bile hayalsiz yaşayamıyorum.
Fakat git gide bunca hayallerimin azaldığını da hissetmiyor değilim. Bu
nedenle huzursuz olduğum da az olmuyor hani. Panik midir bu halin adı? “Evet”
diyebiliriz elbet. Ama bulduğum geçerli bir neden beni rahatlatıyor. Elbette ki
hayallerimiz gittikçe azalacak. Çünkü o hayallerin büyük bir kısmı suya
düşüyorsa da, -ufak tefek de olsa- bir
kısmı gerçekleşebiliyor!
Cümbür cemaatin dili batsın diyorum ve basıyorum gaza, hedef
hayallerden de öte; ütopya! Dudağımda düşten öte gülüşler… Of yaaaaa, “iftara
beş kala pide kuyruğunda kalasın” emi delibaaaaaaan!
Ha şu suya düşen hayallere ne mi olacak diyorsunuz? Onun
cevabını da cins şairimiz aslan Cemal'imden alalım bari: “Artık hayallerim suya
düşecekler diye kaygılanmıyorum. Çünkü onlar düşe düşe yüzmeyi öğrenmişler…”















