Bir şairin öteler
yurduna intikal etmesinin ardından, hele
bu intikal velüd
bir şaire aitse, ardından bir şeyler yazmak bir nevi
borç hatta yazmamak vebâldir.
Kural mıdır, kaide midir bilinmez, yaşadıkları çağlarda kıymetleri
bilinmeyen şairlerin ya da
edebiyat adamlarının hep arkalarından bir şeyler yazılır, çizilir. Alkış
Dergisi tarafından Bahaettin Karakoç
özel sayısı için
şahsımdan yazı istendiğinde böyle
bir düşünceye ermiş olsam da sonradan düşündüğümde Bahaettin Karakoç bu
çizginin çok dışında
kalmış bir şairimizdir.
O sağlığında her ne
kadar kimi çevrelerce
kabul görmemiş olsa da
ülke edebiyatının büyük
bir kesimince üstün derecede kabul görmüş, hakkında tezler hazırlanmış,
şiirlerine ve şahsına çok ciddî mânâda değerler atfedilmiştir.
Onun şiir tedrisatından
geçen, şiirlerini özümseyerek
okuyan, şiirlerinden etkilenen birisi olarak, elbette Karakoç ustam için bende
bir şeyler yazmalıyım, şiirimizin ses ve kelime avcısını Alkış Dergisi okuyucularına
kendi lisanımca tanıtmalıyım… Sağlığında
kendisine sunulan; “şiirimizin ak
saçlısı, aksakalı, Dedem Korkut'u, beyaz kartalı” gibi unvanlar layık görülse,
bunların hepsini hak etmiş olsa da ben ona; Türk şiirinin gelenek ve
gelecek çizgisinde yaşayan
“Türk şiirinin ulu çınarı” unvanını yakıştırıyorum…
Bahaettin
Karakoç ağabeyle yollarımızın kesiştiği yıllar 1980 li
yıllardır. O vakitler Ankara merkezli “Doğuş Edebiyat Dergisi” çıkmaktadır
ve Bahaettin Karakoç
imzası o derginin
sarı sayfalarını
süslemektedir. Abonesi olduğumuz aylık çıkan
bu edebiyat dergisinin
gelmesini sabırsızlıkla beklemek, özellikle Karakoç ustanın gelenekle gelecek
arasında köprü kuran, şiirini o köprüde
buluşturan serbest nazımlı
şiirlerini okumak, biz şiir severlere o tarihlerde en büyük haz,
letafet, nezahettir.
Aslında
Abdurrahim Karakoç ağabeyle tanışıklığımız çok
daha öncedir. Abdurrahim ağabeyle yetmişli
yılların ortalarında tanışmış, geleneksel şiirimizin
en güzel, en
seçkin örneklerini onun eserlerinden okumuş, dönemin şartları itibariyle
memleket kokulu Karakoç şiirlerinden beslenerek hece
terbiyesini almışızdır. 1976 yılında siyasi dönemin rüzgârıyla kendisiyle
Elbistan Kapalı Cezaevinde
kısa bir dönem cezaevi
gönüldaşlığımızın olması da
şiiri sevmemizde, şiirle tanışıklığımızın artmasında en büyük etkendir.
Hece terbiyesini Abdurrahim
Karakoç ağabeyden alarak şiirler
yazmaya başladığımız
yıllarımız, daha bıyıklarımızın yeni
terlemeye başladığı on altılı yaşlardır. “Vur Emri” isimli eserinin genişletilmiş
baskısı o yıl
basılmış ve postadan geldiğinde,
Abdurrahim ağabeyle
cezaevinin taş duvarları
arasında beraberiz ve bizlere imzalayarak verdiği o kıymetli, o
nâdide eser, bugün hâlâ
kitaplığımızın en büyük hazinelerinden birisidir.
Üniversite yıllarımızın başladığı dönemlerde, Karakoç
ustanın “Vur Emri” eserini okuya okuya çoğu
şiirlerini ezberlemiş, Karakoç
ustanın şiirlerinin etkisiyle hece talimleriyle, hece tadında eksik
gedik de olsa şiirler yazmaya başlamışızdır. Yazdıklarımızı daha sonraları
kendisine götürerek değerlendirme imkânını yakalayan birileri olarak, bizler
gerçekten çok şanslı bir kuşağız…
Bugün çeşitli dergilerde şiirleri yayınlanan ve eserleri
kitaplaşan birileri olduysak, bunlara sebep olan başta şüphesizdir ki,
Abdurrahim Karakoç ustadır. Tabi ki bu beslenme kaynağının devamı, benim
yakıştırdığım unvanıyla Türk Şiirinin Ulu çınarı esas ustam Bahaettin
Karakoç'tur.
Yukarıda “Doğuş Edebiyat Dergisi” ekseninde yürürken yazımız,
virgül atarak Abdurrahim Karakoç ağabeye dönsek de
yazımızın ana konusu Bahaettin Karakoç'tur. Demiştim ki “Doğuş
Edebiyat Dergisi” Bahaettin Karakoç şiirleriyle neşv-ü nemâ
bulurken, bizim gönüllerimiz de o şiirlerin
derin soluğunda neşv-ü
nemâ bulmuş, gönüllerimiz o
şiirlerle kanatlanmıştır. Etkisinde kaldığımız o şiirlerin ses, ritim, musiki
deryasında, bizim edebiyat dünyamız da taçlanmıştır.
Ve Dolunay şiir mektebi açılmıştır bu yılların arkasından ve
bizler o mektebin
tedrisatından geçerek
şiirlerimizi yayınlamaya başlamışız Dolunay Kültür
Sanat Edebiyat Dergisinde… Sevgiliden mektup bekler gibi,
her bir sayısını bir kalenin burcunda sevgiliyi beklerce beklemişizdir gurbet
ellerde… Dolunay logosunun içinde bir çift turna, Karakoç
ağabeyin sanat, edebiyat,
şiir muştularını tam otuz yedi sayı bizlere getirmiştir.
Yazdığımız çalışmaları o dönemin şartları icabı
postayla gönderme mecburiyetimiz vardır. Telefon imkânı
o dönemlerde çok
kısıtlıdır ve iletişim kaynağımız
sadece posta yoludur. Şiirlerimizi Dolunay'a
gönderirken hâliyle üstadımıza
mektup faslında bir şeyler de yazar, öyle göndeririz… Her mektubumuza,
yazdığımız şiirlerin
değerlendirilmesine tekrar iade
bir mektupla ve kıymetli
değerlendirmeleriyle mutlaka dönmüştür, dönmediği hiç vaki değildir.
Dolunay şiir şölenlerini
görklü bir toy
gibi Kahramanmaraş'tan
başlattığında ve hemen hemen her yaptığı şölene bizleri şair
atfederek çağırması biz genç
şairlerin tarifsiz bir
onuru olmuştur. Hem dergi sayfalarında şiirlerimize yer ayırması hem
Dolunay Şiir Toyuna
bizleri çağırması, o yıllarda şair kimliğimizin oluşmasına katkıda
bulunan en büyük etkenlerdendir.
İleri tarihlerde çıkacak olan kitaplarına alacağı kimi
şiirleri mektuplarıyla bizlere göndermesi, bir üstadın bizlere
verdiği değer açısından
ise, o tarihlerde bize
çok büyük bir
lütuf olmuştur. Özellikle o
tarihlerde gönderdiği “Elif ve Kepez” şiirleri,
özellikle de benim
şiir dünyamda yer bulan;
soluklandığım, nefeslendiğim,
etkilendiğim şiirlerdir. Ve
“Kepez” şiirinin etkisinde
kalarak yazmış olduğum “Yoroz” isimli şiir,
Türkiye geneli açılan
“Kültür Dünyası Dergisinin” şiir
yarışmasında, beş bine yakın şiir içinden birinci seçilmiştir.
Dolunay şiir mektebinde Bahaettin Karakoç tedrisatından geçen
ve bugün çeşitli
dergilerde kalem oynatan dünün onlarca genç şairi, bugün sayısız ve
kalıcı eserlerle edebiyat dünyamızda yerlerini almışlardır. Bunların hepsinde
Karakoç ustanın yadsınamayacak çok büyük, çok önemli emekleri vardır.
Evet, Bahaettin Karakoç
bir ses ve
kelime avcısıydı… Bir şair dostun da dediği gibi; “darası alınmış
kelimelerden” şiirler örer, ördüğü şiirleri de Türk edebiyatına armağan ederdi…
Gelenekle geleceğin arasında köprü kurduğu
şiirlerinin birçoğu, bugün edebiyatımızın kalıcılık arz eden şah
şiirlerdendir.
Ve an geldi, her fani gibi o da “bir güzel ata binerek öteler
yurduna” seksen sekiz
yaşında güzel, soylu bir ölümle intikal etti, tıpkı “çınarlar ayakta
ölür” kavlinde olduğu gibi…
Ustam ruhun şâd, mekânın cennet, toprağın pür nur olsun
inşallah… İnanıyorum ki kabrinde de öteler
yurduna şiirler yazıyorsundur
beyzalı dilekçelerle sen…















