Özlem Polat Kaleminden Rüya Yazısı
Elimde, kendini bile aydınlatmaktan aciz bir kandille,
karadan daha kara, dar bir koridorda, neden kaçtığımı bilmeden, olmayan
gölgemden koşarak kaçıyordum. Korkuyordum,
neden korktuğumu bilmeden. Karanlık mıydı korkutan, yalnızlık mı,
sessizlik mi, sensizlik
mi bilmiyordum. Sonra bu dar ve karanlık koridor bir bıçakla kesilmiş
gibi kesiliyordu. Önüm aydınlıktı. Her taraf
bembeyaz, düz, çıplak, kimsesiz bir
ovaydı. Bu koskocaman
ovada sadece sen vardın. Üzerinde mavi gömleğin ve gri pantolonun,
elinde bir kazmayla bu beyaz ovayı kazıyordun.
-Osmaaan! Osman, diyordum.
Elindeki kazmayı bırakıp yüzünde
kocaman bir gülümsemeyle yanıma
geliyor, ellerime uzanarak beni dar ve
karanlık koridordan çıkarıyordun. Adımımı sana doğru attığımda o
bembeyaz ova, üzeri gelinciklerle dolu
yemyeşil bir ovaya dönüşüyordu. Ellerimi tuttuğun andan
itibaren dünyamı daha hızlı dönüyordu yoksa başım mı bilemiyordum. Zaman
dursun, bir gülüşünde bir ömür yaşayayım istedim.
-Osman, bu rüya
mı, diyordum, rüya olmasından korkarak.
Gözlerinin içine dek gülerek
hiç cevap vermiyordun.
Oysa beni onaylayan tek bir kelimene
o kadar ihtiyacım vardı ki… Ellerim
hâlâ ellerinde, avucunun ortasındaki sıcaklığa
varıncaya dek hissediyordum.
Kalbim delirmiş gibi çarpıyordu. Allah'ım
ayaklarımın yere değdiğini hissedemiyordum. Bunun adı mutluluk
olmalıydı herhalde.
-Sonra o yemyeşil
çimenlerin üzerine
ayaklarımı uzatarak oturuyordum.
Sen keyifle başını dizlerime
koyuyordun. Sonra seni özlemekten yüzünü,
sesini hatta anılarımızı unuttuğumu fark
ediyordum. Yüzünün her çizgisini
hafızama kazıyarak, kömür
karası saçlarını, geniş alnını, kalemle çizilmiş gibi duran kaşlarını,
uzun kirpiklerini, kahverengi gözlerini, muntazam burnunu,
incileri bile kıskandıran dişlerini, gülümsemenin
eksik olmadığı dudaklarını, esmer
tenini, simsiyah ve bir hayli gür sakallarını ve çenendeki belli belirsiz
çukuru, bir ömür ortasında
kalmak istediğim çukuru, gülüşünün bütün kıyılarında durarak,
yüzümden eksik olmamasını dilediğim
bir tebessümle
seyrediyordum. Çocuklar gibi
şendim. Uzun zaman hasret
kaldığım bu şenliği kaybetmekten korkarcasına:
-Osman, senin yanına yağmur yağarsa ben de geleyim mi,
diyordum.
Sen, huzurlu ve beni sakinleştiren sesinle:
-Buraya yağmur yağarsa
senin yanına da yağmur yağar küçüğüm, diyordun.
Sonra çalar saat
sesleri arasında güneşin doğmak üzere olduğunu görüyor ve
yeniden bir kâbusa uyanıyordum: Sensizliğe…















