Isparta'nın ülkemizin gezilecek ve yaşanılacak
kentlerinin başında gelmesi
gerekir. Pırıl pırıl caddeler, kavşaklar,
alanlar, yemyeşil doğa
ne ararsan hepsi var
Isparta'da. Bir ara
'yaşam memnuniyeti'
değerlendirilmesi
yapılıyordu. İlk sırayı Isparta
alır mı bilemem ama üst sıralarda yeri olduğu da kesin kes yadsınamaz.
Isparta'nın merkezinde gül anıtlarının, taklarının bulunduğu
alanı dolaşmak bile dinginlik kazandırır herkese. Isparta doğal yaşam
alanlarının çokluğu ve gelişmişliği
ile kentler arasında
öne çıktığını haykırmakta. Tüm
Göller Bölgesinde olduğu gibi Isparta'da
da doğaya doyuyorsunuz.
Kent alanı yakınında Firdevs Bey
Camisi var. Onun yanında Firdevs Bey
Bedesteni. Bu arada Firdevs Bey adına bir de zaviye varmış ama bugün ondan bir
kalıntı bile göremiyoruz. Alandan sonra camiyi ve bedesteni gezerek kenti şöyle
bir dolaşıyoruz. Sonuçta bütün kentlerimize Ispartalılaşalım diyorum da başka
bir söz demiyorum.
Bu yörenin türküleri bir başka güzeldir. Evlerinin Önü
Mersin, Çayır Çimen Geze Geze, Birini de Yavrum
Birini, Emmiler Emmiler,
On ikidir Isparta'nın dermeni
gibi türküleri ister geleneksel türde
ister Batı Müziği
türünde çalınsın her müzikseveri duygulandırmaktadır. Besteci,
söz yazarı ve bir
müzik ustası olan
Cahit Berkay buralıdır. Isparta
türkülerinin birinde 'Taşlı Tarla Ayrıklı' denmektedir
ama Isparta'da değerlendirilmemiş
bir karış toprağı bulmak bile olası değildir. Bu değerlendirme türlerinden biri
de gülcülük ve lavantacılıktır.
Isparta'da gülün ve lavantanın ekimi, toplanması, işlenmesi
büyük bir geçim kaynağı durumunda. Altı ya
da dokuz kooperatif
birleşerek Gülbirliğini
oluşturmuşlar. Bu kooperatiflerin sekiz bini aşkın üreticisi olduğu söyleniyor.
Birlikten hem güç hem iş hem de ekmek doğduğunun bir güzel kanıtını ete ekmeğe
bürünmüş olarak görüyoruz. Ardıçlı Köyü ve
özellikle adına Güller
Vadisi de denilen Güneykent vadisindeki
gül bahçelerine Nisan, Mayıs
aylarında bulunmak bile
kişiyi esritebilir. Güller bu
aylarda sabahın erken
saatlerinde toplanıyor. Bu güller işlenerek –damıtılarak- gül yağı, gül
suyu, gül esansı, gül sabunu, gül şekeri, gül reçeli, gül
lokumu, gül bilmem
nesi yapılarak
değerlendiriliyor. Gül bahçelerinde
gördüğümüz bizim bahçelerimizi süsleyen güllerden de asma gül dediğimiz
sarmaşık güllerden de reçelini, şurubunu yaptığımız Peygamber
Gülünden (Muhammedi Gülden) ayrı
bir çeşit. Çok yoğun bir kokusu var ve özellikle gül yağı elde etmek için uygun
bir tür. Ancak bu gülün reçelinin öteki gül reçellerinden çok daha nitelikli
daha güzel kokulu
olduğunu belirtmeliyim.
Isparta gülünün reçelini
ben çok sevdim. Lavanta üretimi
ise özellikle Burdur Gölü yamacında,
Kuyucak Köyünde üretiliyormuş. Duyduğumuza göre
Onikişubat Belediyesi rekreasyon
alanına (Eğlenme ve dinlenme alanı) lavantalar
dikerek bu alanların
güzel kokmasını
sağlayacakmış. Bu alana
Isparta'nın yağlık güllerinden de
dikilse bu alanlar o gül kokuları ile ortam daha bir güzelleşse. Belki biz de
gülcülüğe, lavantacılığa başlardık. Ben de o güllerin reçeline de daha kolay
ulaşırdım… Neyse biz mevsiminde gül bahçelerini
geziyoruz ama lavanta
bahçelerini görmeyi başka bir zamana bırakıyoruz. Bir Isparta türküsünün
İncecik bulgur musun/ Sen bana vurgun musun dediği gibi biz de Isparta'ya
vurulmuş gibi olarak Isparta'dan ayrılıyoruz.
Gül
bahçelerinden sonra Burdur'a
geçiyoruz. Ege ve Akdeniz dağlarının
zeytin ağaçları ile ovalarının ise başta incir ve üzüm ile
dolu olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama
Burdur'un kentinin ekonomisi daha
çok asker ve öğrenci üzerine kurulu gibime geliyor. Burdur'da 58. Er Eğitim
Alayı ile Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi bulunuyor. Asker ve öğrenci
nüfusu yerel halkın
neredeyse yarısı desem pek
abartmış sayılmam. Bu arada belirtelim ki İstiklal Marşı şairimiz adına ondan
kalan anılar Burdur'da Mısırlılar Evinde
sergilenmektedir. Kurtuluş Savaşında Mehmet Akif Ankara'ya gelişinin
ardından halkı ulusal savaşıma katılmak ve olumsuz yaymacaların
etkisini zayıflatmak için dolaştığı illerden
biri de Burdur'dur.
İlk dönem milletvekillerinden
çekilenlerin yerine Burdur ve Biga'dan
milletvekili seçilen Akif, Burdur milletvekilliğini yeğlemiştir.
Burdur denince benim ilk usuma gelen kişi ise Hamit
Çine'dir. Çine Burdur türkülerinin babasıdır. Kendi demesine
göre Hamitoğulları'nın son Hamitidir. Folklor
araştırmacısıdır. Halk müziği derleyicisidir. Onlarca türkü onun
çalışmasıyla can bulmuştur. İyi bir yorumcudur. Ben onun üç telli cura ile
çaldığı havalara bir
türlü doyamamış biriyim. Türk
Halk Müziği ile ilgilenenlerin Hamit Çine'den
öğrenecekleri çok şey
olduğuna inanıyorum. Ayrıca
Türk Halk Müziği
sanatçısı, derleyicisi ve bestecisi Ahmet Yamacı ile çok yönlü sanatçı
Sümer Ezgü'yü de Çine ile birlikte saymak ve selamlamak gerekliliğine
inanıyorum.
Burdur'da gözümüze ilk çarpan şeyin Burdur Gölünün sularının
oldukça çekilmiş olduğudur. Derelerden beslenemeyen Burdur
Gölünde bir yılda üç yüz otuz milyon su yitimi oluyormuş. Yirmi yıl önce
bozulan denge böyle giderse yirmi yıl sonra da buraya sanırım
Burdur Çölü diyeceğiz
gibime geliyor. Ne acı
bir durum. Ben
Burdur Gölünü diyorum, siz öteki
gölleri de anlamak ve hepsi için de bir iyilik düşünmek durumundasınız. Buna
karşın yine de bugölü
görkemini yitirmeden daha
iyi anlamak için bir de Gold Bahçe dedikleri yerden gözlemliyoruz.
Akdeniz iklimi ile birlikte daha çok İç Anadolu özellikleri
taşıyan Burdur'un ekonomisi daha çok asker ve öğrenciye bağlı gibi görünüyor
demiştik. Göller bölgesinde, çevre illerde, Denizli'de özellikle de Burdur'da
çok güzel ceviz
ezmesi yapılıyor. Ceviz denince
benim usuma Kahramanmaraş
ve Kırşehir(Kaman) geliyordu. Kahramanmaraş'ta çok güzel fıstık
ezmesi yapılır. Biz
fıstık ezmesini severek yeriz ama
yediğimizden daha çoğunu yanına biber
ve dondurma ekleyerek
armağan etmede kullanırız. Ben
fıstık ezmesinin tadını çok güzel ve yerinde bulurum. Bizim ezme üreticileri
cevizimizin bol ve nitelikli olması nedeniyle buralarda da ceviz ezmesi
üretemezler mi diye de düşünmekteyim.
Burdur'da kentte dolaştıktan sonra ünlü İnsuyu
Mağarasına yöneliyoruz. Kentten
on kilometre uzaklıktaki İnsuyu
Mağarası ülkemizde hizmete açılan ilk
mağaramızdır. Altı
kilometreden daha uzun olan
mağaranın ancak beş yüz metrelik bölümü gezilebiliniyor. Mağarada eskiden irili ufaklı göller var
imiş. Şimdi bu göllerden bir iz bile görülemiyor. Bu göllerin sularının şifalı
olduğunu söylüyorlar ama ben o tür söylentilere kulak asmıyorum. Gerçi ortada
ne bir göl ne de bir su var. Sarkıtlardaki nemlerden damlayan su damlalarından
başka bir şey yok. Buna karşın serin havası ve görkemli sarkıtları ile bu
mağaranın önemini hiç yitirmeyeceğini de düşünüyorum. Bu göllerle anlatmak
istediğim yalnız Göller Bölgesinde değil tüm yurtta yeraltı sularının
çekilmesinin ve bu
durumun yer üstüne yansımasının görülmekte
olduğunu ve önlem alınmazsa geleceğimizin
sıkıntıya gireceği gerçeğidir.
Göller
Bölgesinde Beyşehir Gölü
dışındaki göllerin sularının çekilmekte
olduğunu görerek gelecek kaygısı,
gelecek kuşkusu içinde kıvranıyoruz. Biz bu yerlere
akarsulardan ekleme yapılır mı diye düşünürken birilerinin bu göllerin sularını
boşaltma düşüncesi taşımakta olduklarını duyarak üzülüyoruz.
Burdur'un Yeşilova İlçesindeki Lavanta Deresi pek ünlüdür.
Bu lavanta bahçesi Türkiye'nin olduğu gibi Avrupa'nın da
en büyük lavanta
bahçeleri arasında yer alıyormuş.
Beş bin yıl
öncesine dayandığı söylenen Sagalassos Antik Kentini
de Burdur'un önemli bir değeri olarak saymak gerek.
Göller Bölgesinin önemli göllerinden biri, belki de en
önemlisi Salda Gölüne ayrı bir bölüm açmak gerek.
Salda Gölüne neresinden
bakarsanız bakın sularının büyük
ölçüde azaldığını görüyorsunuz. Salda Gölünü
Maldivlere benzetiyorlar. İklim değişikliği nedeniyle su altında
kalacağı söylenen Maldivlerle Salda Gölünü kıyaslamanın ne denli doğru olacağını
bilemiyorum. Benim Maldivlere gitme düşüncem de olanağım da yok.
Bu nedenle bu yakıştırmanın ne denli
doğru olduğunu sorgulayamıyorum.
Gölün her yanı ağaçlarla kaplı. Endemik pek çok
bitkinin burada yaşadığı
söyleniyor. Bu gölyüz seksen metreyi aşkın derinliği ile
ülkemizin en derin gölü olma özelliğini
taşıyormuş. Yeşil-maviden koyu maviye değin renk veren hafif tuzlu (sodalı
da denebilir) suyu, kile benzer yapışkan, pestilleşen beyaz kumu ile Maldivlere
benzetilmiş olabilir. Bu pestilleşen
yapıya stromatolojik kayaçlar deniliyormuş. Bu
kayaçlar mağnezyum üretiyormuş.
Bu nedenle gölün dibi de bembeyaz. Bu özellikleri ile Mars Gezegeni ile ortak
özellik taşıyormuş. Bu özellikler Salda Gölü dışında bir de Kanada'da
bulunuyormuş. Ben bu gölde yüzdüm. Kıyıları çok sığ ve bana bataklıkmış gibi
bir duygu verdi. Biraz açılınca
kumun yapısı değişiyor, yapışkanlığı gidiyor ya da
azalıyor. Ondan sonra iş size
kalmış, gölün (denizin)
tadını canınızın çektiğince
çıkarabilirsiniz.
Ancak bu göl
aşırı ziyaretçi ve
gelişigüzel kullanım
nedeniyle özelliklerini yitirmekte. Suyunun azalmasını
kimse önemsemiyor. Özel Çevre Koruma Alanı yasasıyla korunduğu
söylenen göl ve çevresi
acımasız bir kullanımda.
Doğaya uygun hiçbir alt yapı yok. Söylendiğine göre burası Millet
Bahçesi adı altında talana da açılıyormuş. Ülkemizin güzelliklerinin
birilerinin aç gözlülüğü için
çirkinliğe dönüşmesine bakalım
karşı çıkılabilinecek mi, diye düşünceler arasında Salda Gölünden
ayrılıyoruz.















