Elbeyli Türkmenlerinin Oğuzların 24 boyundan biri olan Beydilli
boyundan olduğu söylenmektedir. Selçuklular zamanında
XII. yüz yıllarında
Horasan bölgesinden kuzey Suriye, Mümbiç bölgesine geldiği ve Suriye'nin
Halep ve kuzey illerinde dağılmış bir vaziyette bir çok köy ve kasabalarda hala
var olduğu bilinmektedir. Daha sonra
o bölgeden Anadolu'ya yayıldığını ve
Anadolu'nun birçok yerine
dağılmış vaziyette olduğunu görmekteyiz. Dağıldığı bazı yerler şöyle;
Gaziantep, Kahramanmaraş, Kilis, Sivas, Hatay Adana, Osmaniye
gibi illerde hayatlarını
devam ettirmekteler.
Söz konusu dönemlerde aşiretler kendi aralarında geleneksel
olarak bey seçerler veya beylik babadan oğula
kalır. Seçilen beyler
halkının sorunlarıyla
ilgilenir, küskünler barıştırılır,
yoksullar doyurulur, bekarlar
evlendirilir. Özetle aşiretin tüm sıkıntılarını beyler çözerdi.
Elbeyli oğlu Ahmet
bey de Antep dolaylarındaki Barak
bölgesinde İlbeyli Türkmen aşiretinin beyi olur.. Bahsedilen
Ahmet beyin hikâyesi Kahramanmaraş ile Antep dolaylarında yaşayan İlbeyli
Türkmenleri içerisinde geçer.
Gaziantep'in
İlbeyli hikayesi başka,
Sivas İlbeylisinin hikayesi başka
anlatılır. Osmaniye ve Kahramanmaraş yöresinde anlatılan Elbeyli
Türkmen beyi Ahmet beyin
hikayesi ise aşağıdaki
şekilde anlatılmaktadır.
Ahmet bey amcasının oğlu Ali ile aralarında bir sorun yaşar.
Yaşanan bu sorun üzerine ikisinden birinin aşireti terk etmesi gerekir. Bunun
üzerine Ali der ki ''amcam oğlu Ahmet bey aşiretimizin beyidir ve benden de
büyüktür o aşiretimizin başında kalsın ben giderim'' der. Ali
obasında bulunan kendine
ait yükte hafif pahada ağır ne varsa yükünü yükler ve
aşiretini terk eder. Bilinmedik memlekete gider.
Obasını bırakıp gideli
hayli zaman olmuş
olan Ali'den o günden sonra hiç haber alınmamıştır. Ali'yi ne duyan olmuş
ne de gören
olmuştur. Ali gittiği memleketde kendi ismini kullanmaz,
sülale lakabı olan Gadıoğlu'nu kullanır. Gadıoğlu olarak bilinir tanınır.
Vardığı yerde onu
herkes Gadıoğlu olarak
bilir Gadıoğlu gitti Gadıoğlu geldi şeklinde söylenir ve öyle kalır.
Gadıoğlu
Maraş'ın gavur gölü
bölgesine konar. Evlenir barklanır
çor çocuğa kavuşur. Bu arada bir haber duyar Maraş valisi Körpaşa filan gün
filan saatte ağalık verecekmiş diye. Haberi duyar duymaz Gadıoğlu hazırlığa
başlar. Paşa'ya gidecek hediyeleri hazırlar, günün gelmesini bekler. Sözü
edilen gün geldiğinde gecenin erken saatinde paşanın yanına gitmek üzere yola
düşer. Gün doğarken Maraş'a varır paşanın konağa gelmesini bekler. Paşa konağa
gelir, Gadıoğluna hoş geldin der içeri
aldırır. Paşayla tanışırlar
hoşbeşten sonra hediyeleri sunar. Hediyelerin içinde en kalite kumaştan
bir kaftan vardır ki insanın gözünü alır. Paşa kaftanı çok beğenir, kimsenin
gelmesini beklemeden ağalığı Gadıoğluna verir ve ağalık kaftanını giydirir.
Ondan sonra Gadıoğlu ile Körpaşa'nın samimiyetleri ilerler, sanki Gadıoğlu vali
her şeye karışır olur.
Aradan uzun yıllar
geçer. Bir gün
Ahmet bey aşiretinden
arkadaşlarını toplar. Hem amcası oğlu Ali'yi aramak ve hem de av yapmak için
hazırlık yapılmasını söyler. Yirmi kişilik arkadaş gurubuyla birlikte Antep
taraflarından Maraş'a doğru yola çıkar. Dinlenerek ve duruma göre avlanarak
ilerlerler. Hayli bir zaman sonra o günkü adı ''Aynaros'' gölü olan bu günkü
Gavur Gölü civarına gelirler. Bakarlar ki; gölün kenarında ihtişamlı bir konak
var. Konağın kime ait olduğunu merak ederler ve konağa doğru yönelirler. Kısa bir
yürüyüşten sonra konağa
yaklaşırlar. Konağın kapısında
bir hanım gelenleri güler yüzle
nazik bir vaziyette karşılar. Ahmet bey hanıma bu konak kimin diye sorar. Kadın
burası Gadıoğlunun konağı der.
Ahmet bey Gadıoğlunun amca oğlu
Ali olduğunu anlar.
Ev sahibi kadının etrafında bir sürü hizmetli kadınlar
vardır. Ahmet Bey kadına evin beyi için 'kendisi nerde' diye sorar. Kadın;
''Efendim kendisi Maraş vilayette paşanın yanında'' der.
Ahmet bey ''ev
sahibi yokmuş haydin
gidelim arkadaşlar'' diye emir verir. Bunun üzerine evin hanımı ''durun”
der, “evin sahibi yoksa ben varım'' diyerek önlerine durur ve gitmelerine engel
olur. Yukarı buyur eder misafirleri içeri alır. Hizmetçilere emir verir güzel
bir sofra hazırlattırır. Konuklarına yedirip içirdikten sonra gidebileceklerini
söyler.
Ahmet beyin yakın
arkadaşlarınının arasında
bulunan Daşbaşoğlu, Ahmet
Beye der ki;
''bizlere yapılan hizmete, hürmete karşı ne olur şu kadına bir türkü
söyle''. Ahmet bey söylemek istemez. Ayıptır bu kadın emmimin oğlunun hanımı
kardeşimiz der ise de adam ısrar eder. Neticede ısrara dayanamaz aşağıdaki
dörtlükleri söyler.
Hubların serdarı
muzuyu gördüm
Aklımı başımdan aldı
lal gibi
Gördüm cemalını selama
durdum
Ağzının içinde dili
bal gibi
Muzuyu dersen de
yerinde gezer
Eğdirmiş kaşların
gözlerin süzer
Aynoros gölünde bir
turna yüzer
Avcısına şeker şerbet
bal gibi
Muzuyu derseniz
yerinde zatı
Gördüm cemalını
diyemem kötü
Dişleri mercan da ağzı
bir gutu
O duruşu incecik bir
dal gibi
Ben giderken yolum
bura düş oldu
Muzu'ya güzellik
Yusuf'dan kaldı Ya bire
Taşbaşoğlu sana da
noldu
Elbeylioğlum
dalgalandı sel gibi
Muzu ismi o
zaman muhtemelen kadınlarda
da kullanılan Muzaffer isminin kısaltılması ile söylenmiş bir isim olsa
gerektir.
Türküyü
söyledikten sonra gördükleri
hürmet hizmet ikram nedeniyle evin hanımına teşekkür ederek evden
ayrılırlar. Bir müddet yürüdükten sonra Aksu'yu geçerek doğruca
Maraş vilayetinde Körpaşa'nın konağına varırlar.
Paşa bunlar da kim diye sorunca, Gadıoğlu; ''bunlar
memleketten benim kirvelerim, uşaklarım'' diye tanıtır. Amcası oğlu Ahmet Bey
sazı kucağına alır bir türkü söyler.
Türküyü dinleyen Paşa
''demek sen kendini gizliyorsun meğerse
Elbeyoğlu Ahmet beysin''
der. Ahmet bey, Gadıoğlu'nun
yanında karısı Muzu'ya söylediği türküyü
değiştirerek yeniden söyler. Gadıoğlu karısına
söylenen bu türküyü
dinledikten sonra morali bozulur.
Emmisi oğlu Ahmet
beyi söylediği türküden sonra hepten sevmez olur ve nefreti bir kat daha
artar.
Gadıoğlu ayağa kalkar Körpaşa'yı özel görüşelim diye başka
odaya çağırır. Odaya varınca paşaya der ki, “Paşam bunlar hemen yok edilmeli.
Eğer yok etmezsek ilerde başımıza daha büyük işler açarlar” diye paşayı
iknaya çalışır. Paşa
''peki ne yapalım''
diye sorar. Gadıoğlu ''Paşam Aksu
köprüsüne kırk kişi gönderelim. Orada yollarını kessinler ve oracıkta hepsinin
işlerini bitirsinler. Leşlerini de Aksu'ya atsınlar” der. Bu öneri Körpaşa'nın
da aklına yatar.
Bu söz üzerine, paşanın yanına gelen adamlarına, Aksu da
yollarını kesip hepsini
aksu köprüsünde öldürmeleri
talimatı verilerek, Elbeylioğlu ve adamları konakta otururken alel acele
önceden Aksu köprüsüne kırk kişi gönderilir.
Biraz sonra bulundukları odadan önde Paşa arkada Gadıoğlu hiç
bir şey yokmuş gibi çıkarlar. Adamların bulunduğu odaya gelir ve eski yerlerine
geçerler. Bir müddet daha oturup
sohbetten sonra, Gadıoğlu ve ekibi müsaade isterler herkes ayaklanır,
vedalaşarak oradan ayrılırlar.
Elbeylioğlu arkadaşlarıyla beraber geldikleri yöne doğru
yola düşerler. Bir müddet gittikten sonra Aksu'ya gelirler. Birde bakarlar ki
ne görsünler yolları kesilmiş. Canlarına kast edecekler. Elbeylioğlu ve
arkadaşlarının kendilerini savunmak ve canlarını kurtarmaktan başka çareleri kalmamıştır.
Atlarından inerler hemen savunma düzeni alırlar. Savaş gibi
çatışma oracıkta başlar. Ne kadar
mücadele edildi bilinmez
ama Elbeylioğlu ve arkadaşları yollarını kesen kırk kişiyi öldürür.
Öldürdükleri kırk kişinin kellesini keserler. Bir ata yüklerler
arkadaşlarından birisiyle geri
paşaya yollarlar. Kelleleri paşaya getirene Paşa sorar ''ulan ne cüret
bunları bana getirdin'' der. Adam ''paşam, ben nişanlıyım yakında düğün
yapacağım. Bunları da düğün masraflarının karşılığında size getirdim'' der.
Bunun üzerine Körpaşa adamlarından birisini yanına çağırır, “bir top kutnu
kumaş da bizden verin'' der. Kelleleri getiren
adam bir top
kutnu kumaşı da
alarak arkadaşlarının yanına döner.
(Söz konusu o zamanlarda ki Aksu köprüsü şimdiki Şerefoğlu
köyü yakınlarında idi. Öldürülen kırk kişi ise köprünün hemen yakınında defin
edilmiş ve oranın adı hala kırk kabırlık diye söyleniyormuş.)
Olan olaylar karşısında
Körpaşa ne yapacağını şaşırır. Telaş basar. Sıkıntıdan
odanın içerisinde dört döner. Etekleri tutuşur. Ama yapacağı bir şey yok.
Birisinin sözüne kanıp başına iş almıştır. Devletü a'laya nasıl hesap verecek
onun çaresizliği ile kıvranırken, aklına hemen Osmanlıya mektup (istida) yazmak
gelir. Hemen kağıda kaleme sarılır Yüce Devletlum bizim burada bir çete türedi
günde kırk Müslüman'ın kellesini kesiyor diye yazar.
Bu haberi alan Osmanlı, hemen ferman çıkartır, ''çeteler
derhal yakalana huzura getirile'' der. Bu ferman üzerine Elbeylioğlunu
ve arkadaşlarını yakalamak üzere müfreze kaldırılır. Dağ taş
aranır. Elbeylioğlu arkadaşlarıyla
birlikte evlerinde yakalanır.
Devletin fermanına karşı durulur
mu. Kesin İstanbul'a götürecekler ve
İstanbul da yargılanacak.
Artık hiç çareleri yok
götürecekler. Gidipte dönmemek
var, dönüpte görmemek var
diyerek eşime birkaç
şey söyleyim der. Eşinin
Gündeşli oğullarından olması nedeniyle ona amca kızı diye hitap
ederdi. Amca kızıyla üstelik taze evliler, ayrılmak çok zor. Bu zor ayrılığın
üstüne şu dörtlükleri türkü olarak dile getirir.
Uçtu gönül kuşu havada
döner
Bir ötüşte ciğerim
yanar
Daha kömür gözlün
eskiyi sanar
Ben gidiyom emmim gızı
gal galan
Benim yarim yol
üstünde görünür
Siyah zülfü de mah
yüzüne bürünür
Ben ölürsem de biri
yine bulunur
Ben gidiyom kömür
gözlüm gal galan
Benim yarim de yol
üstünde oturur
Siyah zülfün de mah yüzüne
götürür
Çok muhabbet tez
ayrılık getirir
Ben gidiyom emmim gızı
gal galan
Elbeyoğlum geder oldum
el başıma derildi
Benim gısmet yâd
ellerden verildi
Getme deyi yar boynuma
sarıldı
Ben gediyom emmim gızı
gal galan
Türküsünü söyledikten sonra yola revan olurlar. Uzun bir
yoluculuktan sonra İstanbul'a
varırlar. Osmanlı başkentine varınca
Yedikule zindanlarına atılırlar.
O günün şartlarında aylar yıllar perişan bir vaziyette geçer.
Zindanlarda ne kadar
yattıklarını kendileri de bilmez.
Yaklaşık yirmi yıl
zindanda kaldıkları söylenir.
Bir gün padişah zindanın yanından etrafa bakınarak
geçerken zindanın arka
taraflarından yanık türkü söyleyen bir ses duyar. Türküyü
söyleyen Elbeylioğlu Ahmet beyden başkası değildir. O kadar içten ve o kadar
yanık söylüyor ki; dikkat çekmemesi mümkün değil.
Ne gasefet çekersin
elbeyin oğlu
Bu gasafet serden
getmez mi dersin
Yusuf'u kuyudan
çıkaran mevlam
Bizi bu zindandan
çıkarmaz mı dersin
Sayılı günlerde gelme
mi dersin
Helalı haramı durmayıp
yersin
Vurun şu bağrıma da
hançeri
Canım çıkmaz ölmez mi
dersin
Elbeylioğlu da bende
geldim buraya
Benden selam olsun
bizim sılaya
Körpaşa da başımı
soktu belaya
Elbeylioğlum ora
varmaz mı dersin
Padişah vezirine bu
türkü söyleyeni benim huzuruma getir diye emir verir. Vezir
de zindancıya talimat verir. Zindancı
Elbeylioğlunun yanına koşar, ''gözün aydın seni padişah huzuruna çağırıyor''
der. Elbeylioğlu sevinsin mi üzülsün mü bilemez. Padişah makamına dönünce
Elbeylioğlunu huzuruna çıkartırlar. Padişahın
huzuruna varınca fırsat
bu fırsat canı pahasına, kellesi
pahasına da olsa
beraat fermanın isteyecek. Nasıl
olsa yaşadığı hayat, hayat değil. Ha böyle yaşamış ha ölmüş fark etmeyecek.
Padişahın huzurunda olup biteni anlatır ve Can havliyle başlar söylemeye:
Efendim, efendim benim
efendim
Peygamber vekili canım
efendim
Ya derdime derman ol
ya katilim
Zindanın başıma dar
deyi geldim
İnsanın insana çok
olur kastı
Sayılır mı yanında
aslanın postu
İyi gün düşmanı da kötü gün dostu
Zincirin boynuma dar
deyi geldim
Öldür efendim de böyle
olmayım
Görmediğim kötü günü
görmeyim
Ben bir yapı taşıyım
yerde kalmayım
Efendim yapına koy
deyi geldim
Elbeyoğluyum tükendi
sözüm
Çok hapis yattım
kalmadı özüm
Verirsin fermanın bir
olur sözün
Get geri yurduna der
deyi geldim
Bu dörtlükleri söyledikten sonra padişah bunların beraat
fermanını verin diye emir verir. Padişah
şimdi kararından vazgeçer korkusu ile padişahın huzurundan yıldırım hızıyla
ayrılırlar. O sevinçle Beraat kararını almayı akıl edemezler.
Uzun ve meşakkatlı bir yolculuktan sonra Adana Misis
civarına varırlar. Aslında niyetleri Kozandaki dostlarını ziyaret
etmektir. Ancak Maraş'ta
ki Körpaşa'nın tayini Adana
Misis'e çıkmıştır. Paşa tesadüfen yolda bunlarla karşılaşır ve
hemen tanır. Siz Maraş Aksu'da ki olaylarda katillersiniz sizi tanıdım der ve
hemen emrindeki kolluk kuvvetlerine emir verir bunları içeri atın diye. Hepisi
de yakalanır hapse atılır. Elbeylioğlu her ne kadar da beraat ettiklerini,
padişahın serbest bıraktığını söyler ise de inandıramaz. Madem beraat ettiniz
gösterin beraat belgenizi derler. Ne kadar yalvarsalar da
paşayı ikna edemezler.
Elbeylioğlu Paşa'ya der ki;
''madem bize inanmıyorsunuz hiç olmazsa
birimizi serbest bırak
İstanbul'a gitsin padişahtan beraat
fermanımızı alsın gelsin''
der. Körpaşa bu teklife
ikna olur. Elbeylioğlunun arkadaşlarından birini baraat
fermanını alıp getirmek üzere serbest bırakır.
Arkadaşının Padişaha ulaşıp beraat fermanını alıp gelene kadar
Elbeyoğlu Ahmet bey beş yıl daha Misis hapishanesinde yatar.
Beraat
fermanından sonra memleketine
dönen Ahmet beyi karısı
tanımaz. Boyundan büyük
oğlu olmuş ise de Ahmet bey de oğlunun olduğundan haberi olmadığı için
onu tanıyamaz. Kendisinin duvarda asılı sazını alıp çalmak ister, kadın buna
karşı çıkar. Der ki; “kayınım tembihledi, bu sazı kardeşimden başka kim çalarsa
kafasını kopartırım. Onun için çalamazsın” der ise de Ahmet bey alır sazı çalıp
söylemeye başlar. Kadın kocası Ahmet beyi tanır. Bu arada sazın sözün sesine kayını da
içeri girer. Yengesi
içeri adam almış kardeşimin sazını çaldırıyor diye
kellelerini vurmak isteyince kadın “dur bu senin kardeşin Ahmet bey” der.
Not: Hikaye anonimdir. Bu hikayenin türkü sözleri
Osmaniye Düziçi İlçesi
Pirsultanlı köyü Kaşobası mahallesi Göceler sülalesinden Göce
Sülemen lakablı (Süleyman Güzel) den derlenmiştir.















