Tam üç saattir yürüyordu. Topkapı'nın surları görünmeye
başladığında biraz rahatladı. Bu yolun hiç
bitmeyeceğini sanmıştı. "surları
geçtikten sonra yolum azalır."
Diye düşündü. "Giderim Ahmet Ustanın yanına, anlatırım
her şeyi, bir çare bulur elbette.” Karnı guruldadı. En son dün öğleyin
yemişti yemeğini. Acıktıkça su
içmişti. "Bu parasızlık
olmasaydı. Bir iş bulsaydım, iyi kötü geçinir giderdim nasıl olsa. Tek kişiyim
karnım tok olduktan sonra gerisi kolay, birkaç kuruşta cep harçlığı oldu
mu?"
Yozgat'ta
İstanbul otobüsüne binerken,
bir suçlu gibiydi. Kimseye görünmek istemiyor, her an bir tanıdığın
karşısına çıkacağını sanıyordu. Otobüs
hareket ettikten sonra rahatlamıştı. O zaman kendini
kafesinden bırakılmış kuş
gibi hissetmişti. İçi içine sığamıyordu. İçinde pırıl pırıl bir umut
vardı. Otobüs yolları azalttıkça, yollar içini yavaş yavaş bir sıkıntı yumağı
gibi sarmaya başladığında, giderek sıkıntısı
artıyordu. Koca İstanbul'da
nereye gidecekti. Ne bir akrabası ne de bir sanatı vardı. "Hangi iş olursa
olsun çalışırım." Diye kestirip attı. Yanındaki adam ne kadar da rahat
uyuyordu, horlayarak. Kendisi de uyumaya çalıştı, adamın
horlamasından uyuyamıyordu. Adam
horladıkça, kendisi o küçük anları tespit ediyor, şimdi horlayacak, şimdi horlayacak
diye bekliyordu. Nefesini de horlayan adamın nefesine göre ayarlamaya çalıştı.
Birden adamı uyandırmak geçti içinden. Uyandırsa ayıp olur muydu? Sonra
vazgeçti, uyuyamayacağını biliyordu. Bir sigara çıkardı cebinden,
yaktı. Sigaranın savrulan dumanları bütün sıkıntısını alıp
gidiyordu sanki. Ne zaman başlamıştı
sigara içmeye, bunu düşünmeye çalıştı. Köyde kaçak
tütünlerin sapsarı lif lif uzadığını,
maharetli parmakların sigara sarıştaki ustalığı
geldi aklını. "Valla
" dedi, "makine öyle
saramaz..."
Topkapı
surlarını geçtikten sonra,
yolun sağındaki çimlere doğru yürüdü. Oturur oturmaz, ayakkabılarını
çıkardı. Ayakları şişmişti. "Hamlamışım, Eskiden saatlerce yürürdüm bir
şey olmazdı ayaklarıma" şimdi soğuk bir su olsaydı da ayaklarını suyun
içine batırsaydı. Ne güzel olurdu.
Bir birinci sigarası çıkardı cebinden. Sigaranın
tütünlerinden bir kısmı dökülmüştü. İyi sigara bu, iyi sigara ama şu tütünleri
de dökülmese üstüne başka sigara yok. Sigaradan bir iki nefes çektikten sonra
kalktı. Aşağı yukarı daha bir saat kadar yolu vardı. Dudaklarında
sigara, iki elini
ceplerine sokmuş, boynunu bükmüş,
önüne bakarak yürüyordu. Başını
kaldırsa, bütün insanların kendisine bakacağını sanıyordu.
Yanındaki yoldan taksiler,
minibüsler geçiyordu. Her
minibüs yaklaştığında, duracakmış gibi oluyor, pencereden bir baş
çıkarak "Fındıkzade, Haseki, Aksaray, Kumkapı, Beyazıt"
diye bağırıyor son süratle
uzaklaşıyordu. Fındıkzade'ye geldiğinde,
trafik sıkışmıştı. Biraz ilerisindeki özel bir otomobilin arka
koltuğunda bir siyah köpek gördü. Köpek camdan sanki ona bakıyordu. Tüyleri
siyah ve kıvırcıktı, boynundaki tasmaya takıldı gözleri. Ne güzel bir tasmaydı
o. Bir köpek kadar kıymetinin olmadığını düşündü. Ne yerdi bu köpek, hiç yal
yemiş miydi? Köyü geldi gözlerinin önüne. Çoban köpekleri geldi. Açlığı kendini
iyice hissettirmeye başladı.
Çocukluğunda sığıra giderken
anası, azığını bir çıkına koyar, çıkını da beline bağlardı. Çıkınında çoğu
kez biberli çökelek
kızartması olurdu. Hele o kızarmış yumuşak biberler ne de güzel olurdu
ya.
Cağaloğlu'na geldiğinde vakit öğleyi bulmuştu. “Tam da
sırasında geldim" dedi. Şimdi nerede bulacaktı Ahmet ustayı. Ahmet usta
şimdi yemeğe çıkmıştır. En az bir saat
daha beklemesi gerekiyordu. O
kadar zamanı nerede geçirecekti. Kahvelerin
önünden geçerken, gözü
sıcacık buğulu çay bardaklarına takılıyordu. Sultanahmet meydanına doğru
yürüdü. Bir kanepeye yığılır gibi çöktü, kaldı.
Marangozhanenin
kırık merdivenlerinden yavaş ve
ürkek adımlarla indi. İçerideki çırağa "Ahmet usta yok mu? " diye
sordu. Çırak yandaki bölmede çalışan Ahmet ustaya seslendi. Ahmet usta elindeki
işi bırakıp geldi. "Ne oldu, ne yaptın Hüseyin" dedi. Hüseyin önce
Ahmet ustanın ne dediğini anlayamadı.
Ahmet ustanın sesi derinliklerden yankılanarak geliyordu.
Ahmet usta ikinci kez: "Hüseyin sana soruyorum ne yaptın."
Deyince, Hüseyin kafasındaki
o karma karışık düşüncelerden sıyrıldı.
Bir müddet sabit
bir noktaya dikti gözlerini. Anla demek
istiyordu, söyleyeceğim bir şey yok. Eline düştüm demek istiyordu. İyice
küçüldüğünü sandı. Küçülmesi gittikçe fazlalaştı. Bir nokta gibi
kaldı. Hüseyin neden sonra, mahcup
ve sıkılgan bir
şekilde konuşmaya başladı. Çok yavaş, zor duyulacak bir sesle
konuşuyordu. Konuşması zor anlaşılıyordu. Konuştukça yüzünün
rengi değişiyor, bir
elini kaldırarak kumral saçlarıyla oynuyor, sonra elini boynuna götürüyor,
biraz ara veriyor
tekrar konuşmasına devam ediyordu.
"Olmuyor abi olmuyor. Otelci
otel ücretini getirirsen
nüfus kağıdını veririm diyor da başka bir şey demiyor. Dün akşam o kadar
yalvardım, yakardım fayda vermedi. Lokantacı nüfus kağıdını getir işe başla
diyor. Ne yapacağımı şaşırdım. Lokantacıdan otel ücretini istedim.
Gidip nüfus kağıdımı getirecektim vermedi.
Kendisi de Yozgatlı hemşeriyiz. Bana
güvenmedi, parasını alıp kaçacağımı sandı, hırsız mıyım ben?
Parayı verirse bir daha gelmeyecek miyim? "
Ahmet usta "Lokantacıya bir gün çalışayım yevmiye mi
ver diyeydin. Ertesi gün götürürdün nüfus
kâğıdını.” Hüseyin "Demedim
mi sanki. Dedim dedim ama
lokantacı söz dinlemiyor ki. Tek bir hafta çalışayım, otelcinin parasını ver
dedim. Olmuyor işte, nüfus kağıdını getirirsen burada bir köşede sana
bir yer uydururuz,
burada yatar kalkarsın diyor.
İki gündür dışarıda,
parklarda yatıyorum abi. Esenlerden buraya gelebilmek için
yürüdüm..." Hüseyin sustu.
Herkes susmuştu. Atölyedekiler
şaşkınlık içindeydiler. Hüseyin yine başını eğmiş yere bakıyordu. İki gündür
yattığı yeri düşündü. Park
soguktu. Hava da,
birkaç gündür bozmaya başlamıştı. Yağmur yağdı yağacak. Parkta ayaklarını iyice
toplamış, karnına çekmiş, ellerini koltuk altlarına sokmuştu. Ahmet ustadan
para istesem mi diye geçirdi aklından. Sonra birden vazgeçti. Para
istememeliydi. Ahmet çırağa döndü. "Git
kahveciye bize çay
söyle." Dedi. Sıcak çayın buğulanmasını görür gibi oldu Hüseyin.
Çay geldi. Ahmet usta bir Bafra sigarası uzattı
Hüseyin'e. İyiydi Ahmet usta.
Her geldiğinde çay ısmarlar, sigara verirdi. Bazen de yol parası..
Kahvecinin getirdiği çayı içiyorlardı. Çırak
içeriye simit yiyerek
geldi. Ne güzel oluyordu İstanbul'un simidi, çıtır
çıtır. Şimdi bir simit yese açlığını bastırırdı belki. Çırak kendisine simit
uzattı. Hüseyin "sağol" diyerek simidi almak istemedi. Ahmet usta
çırağa dönerek "koş Hüseyin'e bir simit kapta gel"
dedi. Simit geldi. Hüseyin çayla simidi
yiyinceye kadar hiç konuşmadı. Kirlenmiş
ceketinin altındaki
gömleğinin kolları ve
yakası kirden rengini kaybetmiş yol
yol siyahlaşmıştı. Ellerini
biraz kaldırdı. Bir şey
demek istiyormuş gibi,
sonra çaresizlik içinde kendi haline bıraktı ellerini. Yine Ahmet ustadan
para istemek düşüncesi
geçti aklından. Düşündü işin içinden çıkamadı. Bu sefer muhakkak istemeliydi.
"Ahmet usta" dedi. Sözünün sonunu getiremedi. Biraz durdu
bir daha "Ahmet usta, şimdi ben ne yapayım. Memlekete gitmek istedim.
Topkapı'da şoförlere yalvardım, götürmediler..." Yine sustu.
Denizi düşündü. İstanbul'dan
gitmek de istemiyordu aslında. Denizi ilk defa burada görmüştü. Otobüs sabaha
karşı girmişti İstanbul'a. İstanbul
daha uykusundan uyanmamıştı.
Deniz, ilkokulda kitaplarda gördüğü denize benzemiyordu. Bir ışık seliydi
İstanbul, renk renk, pırıl pırıl bir ışık seli. Sonra vapur, arabalı vapura
bindiklerinde, güverteye çıkmış uzun uzun denize, vapurun ardında
kalan beyaz köpüklere, küçük dalgalara,
deniz dalgalara, sahilden süzülüp
gelen ışıklı reklamların Yakamozlarına doya doya bakmıştı.
Sabahın ilk ışıklarının İstanbul'un üzerine
dökülüşlerini seyretmişti.
İstanbul sabahın ilk
ışıklarıyla, mahmurluğunu
üzerinden atıyor, gecenin
sakin İstanbul'u sabahları yollarda koşuşan insanlarla dolup taşıyordu.
Ahmet ustanın sözüyle kendine geldi Hüseyin. "Benim yapabileceğim bir şey
yok Hüseyin. Nüfus kağıdını otelden alabilseydin, sana bir iş bulabilirdik.
Kimse nüfus kağıdı olmadan işe almıyor."
Dedi. Yine nüfus kağıdı
çıkıyordu karşısına,
bıkmıştı artık bu
kağıtlı sözlerden.
Öfkelendi, çocuk yüzünün
anlamı, bakışları değişti, yanaklarına
kan oturdu. İçinden
bütün kağıtları yırtmak geliyordu. Nereye gitse nüfus kağıdını soruyorlardı.
Bir müddet yine
sustu. Çaresizlik içinde kalmıştı. Ne yapacaktı şimdi. Nereye gidecekti.
Koca İstanbul'da tek
başına kalmıştı. Üstelik hem
karnı aç, hem
de parası yoktu. Neden
bu kadar suskun
kaldığına şaştı. Ahmet ustanın çıkarıp üç, beş kuruş vereceğini
sanıyordu. Ahmet usta oralı bile değildi. "Bari bir yol parası
verseydi" diye düşündü. Yorgunluğunu ve açlığını bir kez daha duydu.
Açlıktan midesi kazınıyordu. Atölyeden çıkarken zor anlaşılır bir sesle "Allaha
ısmarladık" dedi. Ahmet usta seslendi. "Dur hele Hüseyin, senin
şimdi paran da yoktur." Dedi. Cebinden para çıkararak Hüseyin'e verdi.
Hüseyin geldiği gibi yine sessizce çıktı dört basamak merdiveni. İki elini
pantolonunun cebine soktu. Cebinden Birinci paketini çıkardı. Bir sigara yaktı.
Yine Esenlerdeki otele
gidecekti. Başka çaresi yoktu...















