Stephen Hawking, Zamanın
Kısa Tarihi'nde şöyle yazıyor: “Uygulamada daha çok, yeni bir
kuramın, önceki kuramın
uzantısı olarak geliştirildiğine
inanılır… Bilimin sonuçta amacı, tüm
evreni açıklayan tek
bir kuram ortaya koymaktır.”(1) Einstein'ın
açtığı çığırda gelişip derinleşerek ilerleyen
mevcut kuramın, hangi kuramın uzantısı olduğunu tespit etmek
için geriye doğru gittiğimizde, Newton'a,
oradan
Kopernicus'a, oradan da Aristoteles'e ulaşıyoruz.
Aristoteles'ten daha geriye doğru gittiğimizde ise Thales'e (MÖ
624-546) ulaşıyoruz. Modern kozmolojinin “ilk nedeni”, Thales'in,
“Evrenin ana maddesi nedir?” sorusudur. Thales'ten itibaren bu sorunun peşine
düşen filozof ve bilim adamları, evrenin
yapılanması ve hareketinin
bütüncül olarak kavranıp açıklamasını yapma, Hawking'in deyimiyle “tüm
evreni açıklayan tek bir kuram ortaya koyma” eksenini izleyegelmişlerdir.
Thales, “Evrenin ana
maddesi nedir?” sorusuna,
“Su'dur.” cevabını vermiş ve evrenin yapılanması ve
hareketini su ile
açıklamıştır. Öğrencisi Anaximandros
(M.Ö. 610-546), Thales'in evrenin
yapılanması ve hareketini su ana maddesi ile açıklamasını eleştirerek, ana
maddenin “Aperion (sınırı olmayan)” olduğunu ve her
şeyin Aperion'dan türediğini öne
sürmüştür. Anaximandros'un öğrencisi Anaximenes ( M.Ö. 585-525) de
hocasınının Aperion açıklamasını
eleştirerek, evrenin ana
maddesinin “hava” olduğunu öne
sürmüştür. Herakleitos (M.Ö. 540-480)
ise evrenin ana maddesinin “ateş” olduğunu düşünmüştür. Thales
ile başlayan ana
madde arayışı, peş peşe gelen düşünürlerin birbirlerinin
düşüncelerinden kuşkulanıp, birbirlerinin
ana madde anlayışlarını eleştirerek,
başka bir ana madde öne sürmeleriyle süregitmiştir. Bu
gelişme içinde Empedokles (M.Ö. 492-432), evrenin bir tane değil, “toprak,
hava, su ve ateş” olmak üzere, dört
ana maddesi olduğunu
söylemiştir. Anaxagoras da (M.Ö.
500-428) Empedokles'i, nesnelerin
nitelik bakımından sayısız çeşitliliği, dört
ana maddenin birleşmesiyle
açıklanamaz biçiminde eleştirerek, ana
maddenin “Nous” olduğunu öne
sürmüştür. Demokritos (M.Ö. 460-370), dört ana madde düşüncesini daha ileriye
götürmüştür. Öyle ya: Evren dört ana maddedden oluşuyorsa, dört ana madde
neyden oluşuyordu? Öyleyse öyle bir madde olmalıdır ki bu madde daha fazla
bölünemesin, çok sayıda olsun ve evren bu bölünemeyen maddelerin birleşip
ayrışmasıyla oluşmuş olsun. Demokritos,
evrenin yapılanmasını ve hareketini açıkladığı bu temel maddeye “atom
(bölünemeyen)” demiştir.
Yukarıda belli başlılarının düşüncelerini kısaca ifade
ettiğimiz düşünürler, evreni anlayıp açıklama üzerine çalıştıkları için, onlara
“Doğa Filozofları” denmiştir. Görüldüğü üzere, Antik Yunan felsefesinin doğa
filozoflarının bir temel madde ve bir
temel maddeye dayanarak
evreni açıklama arayışı, o zamana
kadar doğanın gözlenmesiyle elde
edilmiş bilgilerin, akıl
yürütmeye tabi tutulması suretiyle
sürdürülmüştü. Başka bir deyişle, doğa filozoflarının
karakteristik özelliği, mitolojinin
aksine, evrenin yapılanması
ve hareketini, maddi, fiziksel
yani, duyularla algılanabilir
olgulara dayanarak açıklamalarıdır. Öyle ki Anaximandros Aperion'un, Anaxagoras
da Nous'un bir madde
oduğunu düşünmüşlerdir.
Bununla birlikte, Aperion ve
Nous, duyularla
algılanamayan nesneler olmaları
nedeniyle, evrenin
yapılanması ve hareketinin
metafizik açıklamasına doğru açılımların
da habercisi olmuştur. Doğa
felsefesinin, “Sofizm” çığırı içinde, yoğun
eleştirilere uğraması üzerine, Sokrates geçidinden sonra, evrenin
yapılanması ve hareketi, metafizik nesnelere
dayandırılarak açıklanmıştır. Örneğin, Platon evrenin varoluş nedeninin “İdealar”
ve ideaların ideası
olan “Güzel/İyi İdeası” olduğunu
düşünmüşken; Aristoteles evrenin varoluş nedeninin “Formlar” ve
formların formu olan “Mutlak Form” olduğunu düşünmüştür.
Evrenin
yapılanmasının ve hareketinin duyularla algılanamayan, yani
gözlem ve inceleme ile bilinemeyen, ancak
salt akılla düşünülerek “bilinebilen” metafiziğe
dayandırılarak açıklanması, yüzyıllar boyunca süregitmişse de buna paralel
olarak, özellikle de
Rönesans ve sonrasında, evrenin,
duyu izlenimlerinden,
gözlemlerden elde edilen bilgilerle
açıklaması da sürmüştür. Aristoteles'in “dünya merkezli” bütüncül evren
şeması, süregiden gözlem bulgularıyla giderek uyuşmaz ve
içinden çıkılmaz hale gelmiş ve
ikibin yıllık saltanattan
sonra Kopernicus'un
(1470-1543) “güneş merkezli” evren kuramı tarafından tahtından indirilmiştir.
Kopernicus'un kuramında, gökcisimlerinin yörüngeleri, Aristoteles'in
kuramında olduğu gibi dairesel idi. Dairesel
yörüngelerin gözlem sonuçlarıyla
uyuşmaması üzerine, Keppler (1571- 1630), yörüngelerin dairesel değil eliptik
olduğunu öne sürüp, kuramı
yeniden kurarak, gözlem bulgularıyla uyumlu hale getirdi. Newton (1643- 1727) ise kendi adıyla anılan
hareket kanunlarını bularak,
evrenin yapılanmasını ve hareketini
“kütlesel çekim” ile
açıkladı. Öte yandan, Newton'a kadar
uzay ve zaman
mutlaktı. Newton'ın
kuramında, zaman mutlak,
uzay göreceli hale geldi. Newton'ın matematiksel fiziği ile insan
aklı, evrenin yapılanmasının ve hareketinin bütüncül
bir açıklamasını yapabilir olmuştu.
Newton, evrenin yapılanması
ve hareketini, belli bir
büyüklüğün üstündeki cisimleri
esas alarak açıklamakla birlikte, Newton'ın kuramında, maddenin daha
küçük parçalarının hareketine yer yoktu. Çünkü Newton zamanında, Demokritos'un
ortaya attığı “atom”, henüz gözlenebilir bir madde değildi. Esasen Aristoteles
ve sonrasında, evrenin yapılanması ve hareketini açıklamak için bir ana madde
arayışının yerini metafizik düşünme almış; evrenin ve maddenin çeşitli
hallerinin oluşumu metafizikle
açıklanır olmuştu. Bilimde
19. yüzyılda yaşanan gelişmeler
içinde, Dalton'un öncülüğünde,
atomun varlığı, bilim insanlarının birbirini geliştiren çalışmaları sonucunda
bilimsel olarak ortaya kondu. 19. yüzyılda başlayıp, 20. yüzyıl boyunca
süregiden çalışmalar içinde, atomun da yekpare olmayıp “kuantum”
denilen parçacıklardan oluştuğu keşfedildi. Atomun ve buna
müteakip parçacıkların keşfiyle
birlikte, evrenin yapılanması ve
hareketini açıklama çabalarına,
Antik Yunan'ın doğa filozofları kaynağına dönülerek, bir ana maddeye dayanma
boyutu eklendi. Böylece, evrenin yapılanması ve hareketinin bilimsel olarak açıklanması çabaları,
iki kuram ortaya
çıkardı: Genel Görecelilik Kuramı ve Kuantum Mekaniği.
Einstein (1879- 1955) tarafından kurulan
Genel Görecelilik ile tıpkı Newton'un kuramında olduğu gibi,
belli bir büyüklüğün üzerindeki cisimler
esas alınarak, evrenin yapılanması
ve hareketi açıklanmıştır. Genel Görecelilik,
Newton'ın çizdiği evren tablosunu epeyce değiştirdi. Geriden
başlarsak; Aristoteles'e göre, uzay ve zaman mutlak iken; Newton'ın, kuramında
zaman mutlak, uzay göreceliydi. Buna karşılık Einstein,
zamanın da göreceli olduğunu, uzay ve zamanın ayrı ayrı değil, uzay-zaman
olarak tek bir olgu olduğunu; kütlesel çekimin
bükmesinden dolayı, uzayın
düzgün değil, eğri olduğunu ifade etmiştir. Diğer kuram olan Kuantum
Mekaniği ile atom
ve atom-altı parçacıkların yapılanması
ve hareketi açıklanmıştır. Atom ve
parçacık düzeyinde, kütlesel
çekim gücü çok zayıf olduğu, atomların ve parçacıkların yapılanması ve
hareketinde, büyük nükleer güç, küçük
nükleer güç ve elektromanyetik güç
belirleyici olduğu için, çağdaş “ana madde” olan atom ve
parçacıklar ayrı bir kuram ile açıklanmıştır.
Modern fizik, Einstein'ın açtığı çığırda, bilim insanlarının
çalışmalarıyla ilerleyerek, iki farklı kuramı
birleştirmeye ve böylece,
parçalardan oluşan bütünü açıklamaya,
bu amaçla “Büyük Birleşik Kuram”a
ulaşmaya çabalamaktadır. Ancak,
Hesienberg (1901-1976) tarafından ortaya atılan ve “bir parçacığın hem hızı hem
konumu aynı anda hesaplanamaz” biçiminde
ifade edilen “belirsizlik ilkesi”, eksiksiz,
birleşik, bütüncül kurama ulaşılmasının
önünü tıkamaktadır. Yaşamnı büyük
birleşik kuramı elde
etmeye vermiş olan Hawking'ten dinleyelim: “Belirsizlik ilkesi dünyaya
bakış açımıza da derinden dokunur. Aradan elli yıldan fazla zaman geçmiş
olmasına karşın, etkileri çoğu
düşünürce kavranamamış olup hala
büyük tartışma konusudur… Belirsizlik ilkesi,
Laplace'ın bir bilim
kuramı düşünün, tamamıyla
belirlenebilir bir evren modelinin ölüm çanını çaldı: eğer evrenin şu andaki
durumu bile kesin bir biçimde
ölçülemiyorsa, gelecekteki
olayları doğru hesaplamak
hiç mümkün olmazdı.”(2)
Thales'ten itibaren süregelen;
“tüm evreni açıklayan tek
bir kuram ortaya
koyma” çalışmalarının
geldiği aşamayı Hawking
şöyle özetliyor: “Bugün bilimciler,
evreni iki temel kısmi kuramla betimliyorlar-genel
görelik kuramı ve tanecik mekaniği… Ne yazık ki, bu iki kuramın
birbirleriyle çeliştikleri bilinmektedir, yani
her ikisi de doğru
olamaz. Günümüz fiziğinin
zor görevlerinden biri ve bu kitabın ana konusu, her iki kuramı da içine
alacak bir yeni kuram 'çekimin tanecik
kuramı' arayışıdır. Şu
anda böyle bir kurama sahip değiliz ve ondan hâlâ çok
uzakta olabiliriz ama kuramın
taşıması gereken özelliklerden
çoğunu şimdiden biliyoruz. Ayrıca daha
sonraki bölümlerde göreceğimiz
gibi, çekimin tanecik kuramının
yapması gereken kestirimlere
ilişkin epeyce bilgimiz var.”(3)
Görüldüğü üzere; Thales'ten
çıkan “evrenin yapılanması ve
hareketini, bir ana
maddeye (arkhe)
dayandırarak, bütüncül olarak
kavrayıp açıklama” damarı, felsefe ve bilim tarihini boydan boya kat
ederek, günümüze kadar gelmiş olup, henüz sonuca ulaşamamıştır. İnsan aklının
evreni kavrayışının giderek derinleşip
yetkinleşmesine rağmen,
henüz “Büyük Birleşik
Kuram”a ulaşılamamış olması karşısında, Hawking ilginç bir ifade
kullanmış: "Yukarıda ana hatları çizilen bilimsel kurama ilişkin
düşünceler, bizim, evreni istediği gibi gözlemleyebilen ve gördüklerinden
mantıksal sonuçlar çıkarabilen, özgür ve mantıklı varlıklar olduğumuzu
varsaymaktadır. Bu durumda evreni
yöneten kurallara her an daha da yaklaşarak
ilerleyebileceğimizi
varsaymak akla uygundur. Ancak
gerçekten eksiksiz bir birleşik kuram varsa, olasıdır ki bizim davranışlarımızı
da belirlemektedir. O halde
kuramın kendisi onu arayışımızın sonucunu da belirleyecektir.
Öyleyse, elde ettiğimiz verilerden
niçin doğru sonuca ulaşacağımızı belirlemiş
olsun? Pekala yanlış sonuçlara ulaşmamızı belirlemiş
olabilemez mi? Ya da hiçbir sonuç elde edemeyeceğimizi?"(4). Hawking
devamla, bu sorusunu, Darwin'in “Evrim Kuramı”na dayanarak,
doğal seçilimin daha yetenekli insanlar ortaya
çıkarabileceğini, böylece evrimin bize bağışladığı akıl yürütme yetisinin
eksiksiz birleşik kuramı
bulmada bizi yanlış sonuçlardan uzak tutmada da geçerli
olabileceğini umabiliriz biçiminde cevaplıyor.
Kuşkusuz doğal seçilim
ile gelişen evrim süreci, Hawking ve gelmiş geçmiş daha
niceleri gibi üstün yetenekli insanlar ortaya çıkarmış ve muhtemeldir ki daha
üstün yetenekli insanlar da ortaya çıkaracaktır. Gelmiş geçmiş üstün yetenekli
ve çalışkan insanların
çalışmalarının birbirine
eklenmesiyle, insan aklı, evrenin yapılanması ve hareketini açıklamada, oldukça
kapsamlı, derin ve zengin; sınırlı sayıda
insanın anlayıp, akıl erdirebildiği bilimsel bilgi birikimi
elde etmiştir. Kuşkusuz günümüzdeki ve
gelecekteki bilim insanlarının
“Büyük Birleşik Kuram” elde etme çabaları sürecek, böylece bilgi birikimi
genişleyip, derinleşip, zenginleşecektir. Ancak Thales ile başlayan “tüm
evreni açıklayan tek
bir kuram ortaya koyma”
çabalarının, o zamandan bu zamana alınan büyük mesafeye rağmen, bu güne kadar
hedeflenen sonuca ulaşamamış olması karşısında, evrim sürecinin
daha yetenekli insanlar çıkarmasını beklemek
yanında, Thales'in açtığı yolun
doğru bir yol
olup olmadığını; onun “Evrenin ana maddesi nedir?” sorusunun
doğru bir soru olup olmadığını sorgulamak da gerekmez mi? Belirsizlik ilkesi
nedeniyle birbiriyle çelişkili, biri diğerine bir türlü entegre edilemeyen iki
ana kuram nedeniyle, kozmolojinin bir
açmazda olduğunu öne sürmek,
kuşkusuz bizim haddimiz değildir. Ancak, Hawking gibi en yetenekli
temsilcilerinin dahi, Büyük Birleşik Kurama ulaşma konusunda kesin bir
umut vaat edememesi
karşısında, kozmolojinin yolunu çizmiş olan kadim sorunun doğruluğundan
kuşku duyulup, felsefi, mantıki bir sorgulamaya tabi tutulmasının yerinde
olacağını düşünüyoruz.
Kuantumun Mekaniğinin kökleri Thales'in, bir ana madde
arayışına uzandığına göre, Thales'ten günümüze,
evrenin yapılanması ve
hareketini açıklamaya, bir parçacıktan ya da “en tekil”den başlamak
doğru bir yaklaşım mıdır? Bunun yerine, evreni açıklamaya “en genel”den
başlamak daha doğru bir yaklaşım olabilir mi?















