Muhtemelen kuzey batı hazardan Hindistan'a göçüp orada yerli
halkı esir eden Arianlar, adına kast
denen bir sınıflı
toplum kurdular. Kastı; Brahmanlar(din adamları),
Kşatriya(Hükümdar ve askerler), Vaisya(Tüccar,
esnaf sınıfı), Sudra(işçiler)
oluşturur. Yerli halk esir olduğu için bu
kast sisteminin dışındaydı
ve parya(necis) olarak adlandırılırdı. Batı
toplumunu oluşturan halkların
çoğu hint alt kıtasından göçtüğü için bu sınıflı yapıyı
da beraberinde götürdü.
Batıdaki sınıflı toplumun kökenini, bir anlamda bu hint kültürü
oluşturur.(1)
Türklerde tam anlamıyla sınıfsız bir toplumsal yapı vardı.
Kişi hak ve özgürlüğünün sembolü olan özel mülkiyet kavramı ailede başlıyordu.
Devlet hayatında devam ederek teminat altına alınıyordu. Boylarda ortak
mülkiyete dâhil olanlar yalnızca otlaklar
ve yaylaklardı. Bu
araziler devlete ait olduğu
için, halk, bunun
için devlete vergi veriyordu. Bu
yaşam biçimi hür
yaşamın temeliydi. Bu aynı zamanda devlet yönetiminde imtiyazlı sınıfın
oluşmasını ve köleliği engelliyordu. Soy,
sop ayırımı yapmadan, yeteneklerine göre
insanlar devlet yönetiminde görev alabiliyor, gerekiyorsa
yükselebiliyorlardı.
Türklerde paralı askerlik sistemi yoktu. Kağan ve beylerin
devlet içindeki tek dayanakları
ordularıydı. Ordunun temeli ise halktı. Bu anlamda halk ile devlet arasında
menfaat birliği vardı.
Halk kışın kışlakta
oturuyor, yazın hayvanlarını otlatmak
için yaylalara çıkıyordu. Böylece tarım
ve hayvancılığa dayalı
bir ekonomik sisteme sahipti.
Birey, evlendikten sonra kendi
sürü ve toprağıyla
yeni bir aile kuruyordu.
Büyük Selçuklu devleti kurulduktan bir süre sonra fars
aristokrasisi etkisi altına girdi. Gulam sistemi ile Türkler askeri sistemden
dışlandı, daha sonra devlet bürokrasisinden dışlandı.
İkta sistemiyle toprak mülkiyeti
de halkın denetiminden çıkmıştı.
Bu halk ile Büyük Selçuklu devleti arasında anlaşmazlıklara neden oldu.
Bu sosyal sorunlar nedeniyle Önce doğuda, sonra bütün
Selçuklu devletinde isyanlar başladı. Türkan(Terkan) hanım olayında ortaya
çıkan iç savaşla da devlet hızla yıkıldı(2)
Tarih Anadolu Selçuklu devletinde tekerrür etti. Alâeddin
Keykubat, Türkmen halk ile devlet arasında
anlaşmazlık olmaması için
dikkat ediyordu. Devletin resmi dili ve medrese eğitimi farsçaydı.
Mahkemelerde Arapça kullanılırdı. Halk ise Türkçe konuşuyordu. Devlet yönetimi
mümkün olduğunca, Türkmenlere açıktı. Ahilik sistemi de
bunu dengeliyordu. Yeni alınmış Anadolu topraklarında Türkmenlere mesleki eğitim veriliyor, köylünün malı
işlenerek halkın refahının
artmasına yardımcı olunuyordu. II.Gıyaseddin Keyhüsrev'in
Babasını Zehirleyip öldürmesinden sonra bu denge bozuldu. Devlet
bürokrasisine Vakıf kurma
serbestisi verildi. Ülkede bütün
araziler vakıflara tapulandığı için halk
hayvanlarını otlatacak mera
ve yaylak bulamıyordu. Bu dönemde
halkın vergi yükü yanı sıra rüşvet ve
yolsuzluk da artınca
bu sosyal sorunlar zemininde
Babai isyanları patlak verdi. Babailer ile Selçuklu askerleri tam on iki kez
karşı karşıya geldi ve her seferinde de devlet ordusu yenildi. Sultan
Avrupa'dan paralı asker getirterek Babileri yendi. Sonuçta kırkbin kadar
Türkmen öldü ve Güçlü Selçuklu ordusu büyük bir darbe alarak zayıfladı.(3)
Dönemin sultanı II.Gyaseddin
Keyhüsrev Türkleri devlet yönetiminden
tasfiye etti. Babasının yakın
çalışma arkadaşlarını tutuklattı veya öldürttü. Ahi Evreni de tutuklayarak
zindana attı. Devlet yönetimini Farisilere vermek üzere dokuz adamını
göndererek, o zamanlar eğitim için gittiği Şam da bulunan, Muhammed
Celaleddin-i Rumi'yi Anadolu ya davet etti. Böylece Mevlana ile Ahi evren
arasında var olan felsefi tartışmalar, siyasi boyut kazanmış oldu.(4)
En sonda anlatılması
gerekeni, en başta anlatarak konunun
ön yargısız anlaşılmasını sağlamakta fayda görüyoruz;
Mevlana Celaleddin tarikat adab ve erkânı, dansının düzeni, fikirleri ve
şiirleri bizim gördüğümüz
şekilde değildi. Celaleddin-i
Rumi önceleri bir siyasi teşekkül gibi davranıyordu. Ölümünden sonra Tarikatın
başına Hüsameddin Çelebi geçti,
Hüsameddin'in ölümünden sonra Büyük
oğlu Bahaddin Veled geçti Hüsameddin Çelebi oldukça
entelektüel bir şairdi. Mevlana'nın şiirlerini
yerel kültürden
uzaklaştırıp, evrensel bir
dil kazandırdı. Oğlu Bahaddin
ise tarikata adap
ve erkân getirdi.
Önceleri şaman dansı
iken, bu gün
ki dansın kurallarını belirledi.
Şam da bulunduğu dönemde Şems-i Tebrizi ile iki kez
görüşen(5) Mevlana ile Şems arasında
nasıl bir konuşma geçtiği hakkında bilgimiz yoktur. Bu dönemde Alâeddin Keykubat
baştadır ve Selçuklular tarihinin
en güçlü dönemindedir. Kaynaklar bu görüşmeden hiç
bahsetmez. Bütün dikkat Şems ile
Mevlana arasında gerçekleşen Konya buluşmasına çekilir. Bu
dönemde Selçuklu devleti hayalet devlettir. Ordusu dağılmış, sultanı kaçmış,
hazine boşaltılmıştır. Moğollar Kayseri, Sivas'ı yağmalamış
ve yakmışlardır. Artık Anadolu,
Moğol işgaline hazır hale getirilmiştir.
Şems-i Tebrizi dönemin en karanlık figürüdür. Alâeddin
Keykubat döneminde Erzurum'da 4 yıl müderrislik yapan Şems, Bir Kalenderi
şeyhidir. Moğollular Anadolu'da
başıboş gezen kalenderileri toplayıp
onlardan bir birlik kurmuştu. Bu birlik Kösedağı savaşında öncü birlik olarak
kullanılmış, Kayseri işgalinde
mancınık birliği olarak kullanılmıştı. Bu
her iki savaşta,
Şems Kalenderi birliğinin başındadır.
Şems'in Konya'da Mevlana
ile görüşmesi, dokuz farklı
efsanevi anlatıma konu
olmuş, böylece bazı şeylerin
gözden kaçırılmasına
çalışılmıştır. Bu dönemde Gıyaseddin Keyhüsrev yenilmiş, sarayını bırakıp
kaçmıştı. Mevlana ile bazı rivayetlere göre 40 bazı rivayetlere göre 90
gün halvete çekilerek
Mevlana Celaleddin-i Rumi'de
değişime neden olmuştu. Mevlana'daki radikal dönüşüme bakılırsa, bu süre içinde
bazı siyası projeler konuşulmuş,
onların alt yapısı hazırlanmıştır. Bu konu ilerde
ayrıntılı anlatılacağı için bu kadarıyla yetiniyoruz.
Gıyaseddin'in ölümünden sonra iktidar üç oğlu arasında pay
edilmişti. Küçük oğlu öldürüldü ve geriye
kalan İzeddin Keykavus
ile Rüknuddin Kılıçarslan
arasında iktidar mücadelesi başlamıştı. İzeddin
Keykavus halkı organize
ederek Moğollulara karşı kurtuluş
savaşı vermek istiyordu. Rüknuddin
Kılıçarslan ise Moğol egemenliği taraftarıydı. Ahi Evran
İzeddin Keykavus ile çalışırken,
Mevlana Celaleddin-i Rumi Moğol
emperyalizmi taraftarıydı. Bu dönemde
bütün üst düzey
yöneticiler Mevlana müridi idi.
Bu dönemde Mevlana ile Moğollular arasında irtibatı sağlayan ise Şems-i
Tebriziydi.(6),(7)
Bundan sonraki yazılarımızda, bu
siyasi mücadelenin ayrıntılarını anlatmaya çalışacağız.















