Şair Eşref'e, “Abdülhamit'in torunu doğmuş.” demişler.
- Öyle mi? Adını ne koymuşlar? - Ertuğrul.
- Eyvah! Biz
sonuna geldik sanıyorduk. Desenize baştan başlayacağız!
Osmanlı
Hanedanı'nın 2009'da ölen
ve cenazesi İstanbul'da toprağa
verilen son üyesi Ertuğrul, işte o Ertuğrul.
Biz de kendisine Tanrı'dan rahmet diliyoruz.
Bir Tv kanalındaki tarih izlencesinde, Ertuğrul
Osman'ın ölümünden söz
edilirken Osmanlı Hanedanı üyelerinin
85 yıldır sürgünde yaşamalarına karşın çok iyi Türkçe
konuştuklarına dikkat çekildi.
Demek, bu asil
atalarımız, sıla (ve
belki saltanat) özlemiyle yanıp
tutuşurken anadilinin önemini de
anlamışlar.
Çünkü, Osmanlı dönemi Türklerin dolayısıyla da Türkçenin
'aşağılanma' hatta 'kıyıma uğratılma' örnekleriyle dolu.
“KABA, İDRAKSİZ TÜRK”
Sultan II. Murat'ın
Amasyalı Türkmenlerin üzerine
gönderdiği (yıl 1426) Lala Yörgüç Paşa, yüzlerce Türkmen'i
çoluk çocuğuyla birlikte kılıçtan geçirmekle
yetinmemiş, yabanıl Batı filmlerinin şerifleri gibi “Bana bir
Türkmen kellesi getirene Osmanlı kaftanı armağan edeceğim.” diye tellallar
ünletmiştir. (1)
Özellikle 16. yüzyıldan
başlayarak Osmanlı vakayinameleri
(resmî tarih), Türkleri aşağılayıcı sıfatlarla doludur. “Kaba Türk”, “idraksiz
Türk” vb. nitelemeler, bu
vakayinamelerde çok sık rastlanan ifadelerdir. (2)
Çaldıran Savaşı (1514) öncesi Türk asıllı İran hükümdarı Şah
İsmail, Yavuz Sultan Selim'e bir mektup
göndermiş. Mektubu Türkçe
kaleme almış. Yavuz, İsmail'e hangi dilde yanıt vermiş dersiniz? Farsça!
Ertuğrul
Osman'ın İstanbul Çemberlitaş'ta yanına defnedildiği dedesi
Padişah II. Abdülhamit ise 33 yıllık saltanatını sürdürebilseydi Arapçayı resmî
dil ilan edecekti.
“Bağışlayın, Türkçe Yazdım”
Osmanlı saraylarında Türkçe, yazın (edebiyat) dili olarak da
neredeyse ayıplı sayılır olmuştu.
Devletoğlu
Balıkesirî (Yusuf), 1423-1424'te fıkıhla ilgili
“Vikaye” (Koruma) adlı
yapıtı Türkçeye çevirdiği için
neredeyse özür dileyecekti:
“Dinle şimdi Türkî bir manzum kitâb / İtdiğimçün siz
bana itmen itâb
(beni azarlamayın)”.
İstanbul'daki
Bebek Parkı'na heykelini diktiğimiz Fuzulî (1480 – 1556) de
başta Kanunî olmak üzere Osmanlı devlet adamlarına kaside üstüne kaside sunarak
'devletten nemalanan' şairler arasına girmişti. Fuzulî'nin şu dizeleri de acaba
kendisine saraydan bağlanan
dokuz akçe gündeliğin diyeti
miydi (3): “Ol sebebden Farsî lafzile çokdur nazm kim / Nazm-ı Türk lafzile
igen düşvar olur”. (Farsça
sözcüklerle yazılmış şiir çoktur / Çünkü, Türkçe sözcüklerle
duyarlı şiir yazmak zordur.)
Oysa, Leyla ile
Mecnun'un şairi böyle Mecnunca sözler ederken gürül gürül
akan Türkçe çağlayanından ne duyarlı dizeler dökülüyordu!
Hem de yüzyıllardan beri.
Bilinç Yoksunluğu
Yeni Osmanlıcı –
bölücü bağlaşıkları
(müttefik), İstanbul'un geçmişteki
bir kurtuluş yıldönümünde (6
Ekim) mahyalara, Atatürk'ün “Ne mutlu
Türk'üm diyene!” özdeyişinin yazılmasından çok rahatsız
olmuşlardı.
Özdeyişin tamamı şöyle:
“Türk demek, Türkçe
demektir. Ne mutlu Türk'üm diyene”!
Tarihin akışını tersine çevirme sevdalılarının örnek aldıkları
Osmanlı hem “Türklük bilinci”nden hem de “dil
bilinci”nden yoksundu.
Zaten anneleri yabancı olan (Rus, Sırp, Rum vb.) Osmanlı
padişahlarının Türkçeyi 'anadili' olarak görmemeleri bile bir bakıma
olağandı.
Hanedan,
özellikle kendini dinsel
(İslamî) terimlerle
tanımlamaya başladıktan sonra
ise “Türk”e ve “Türkçe”ye,
“küçültücü anlamlar” yükler
olmuştu.
İlk Kimlik Yitimimiz
Tarihte “Türk” sözcüğünün
geçtiği ilk metinler, Orhun
Yazıtları öteki adıyla Göktürk Anıtları.
VI. - VIII. yüzyıllar arasında varlığını sürdüren
Göktürk İmparatorluğu, Bilge
Kağan'ın yönetiminde altın çağını
yaşamış. Göktürklerin devlet
kurmaları ise Milattan Önce'ye dayanıyor. Hunların sağladığı
birlik türlü nedenlerle bozulunca onların tarih
sahnesindeki varlığı da kesintiye uğramış.
Bilge Kağan, Kül Tigin Yazıtı'nda şöyle diyor:
“… Çinliler, tatlı
söz ve ipekle
Türkleri aralarına katınca Türkler kimliklerini yitirdiler.” (…)
VIII. yüzyıla ait
Orhun Yazıtları, yazınsal (edebî) metinler; bunlarda Türkçenin
sözdizimi (tümce bilgisi, sentaks) günümüzdeki gibi özne – tümleç – yüklem
biçiminde. (4)
Hâcip' ten Tarihsel
Uyarı
Sonra, atalarımızda uzun
bir yazılı metin suskunluğu dönemi
olmuş. İslamın benimsenmesinin
ardından XI. yüzyılda, Yusuf Has Hâcip “Kutadgu Bilig”i, Kaşgarlı Mahmut da
“Divanü Lügât-it-Türk”ü kaleme almışlar.
“Kutadgu Bilig” mutlu, talihli olma bilgisi ya da siyasal
egemenliği elde tutma bilgisi, demek. Yazar,
yapıtında “Tüm kötülüklerin
anası bilisizliktir
(cehalet).” diyor. Hakanın
ulusunu eğitmek, okutmak zorunda olduğunu vurguluyor.
“Törü kılsa ilke könü bolsa beg / Tileg arzu bulgay bu kolsa
kalı”. (Töre kılsa ülkesine, doğru olsa
bey / Yerine
gelir her emeli,
her isteği”. “Kutadgu Bilig”in
yazıldığı yıl (1071),
ortada henüz yazınsal anlamıyla ne İngilizcenin ne de doğru dürüst
Fransızcanın olduğunu anımsatalım da varın bu Türkçe yapıtın önemini anlayın.
Arap'a Türkçe
Öğretmek
Kaşgarlı Mahmut da “Divanü Lügât-it-Türk”ü
(1072 –
1074 yılları arasında)
niçin yazmış dersiniz?
Yanıt çok şaşırtıcı:
Araplara Türkçeyi öğretmek için. Yazar, yapıtının önsözünde
şöyle diyor:
“…Tanrı'ya şükürler olsun
ki Türk'üm! Türkçeyi en iyi
konuşan, en iyi anlatan, en doğru anlayan Türklerdenim.” (…)
XIII. yüzyıl şairlerinden
Yunus Emre ise tarihin en güçlü Türkçe çağlayanı.
“İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir /
Sen kendini bilmezsin / Ya nice okumaktır”?
Atatürk'ün, biz Türklere yeniden ulus kimliği
kazandırırken binlerce yıllık
köklü dilimizi de çağcıl
Cumhuriyet'in ekin (kültür)
çimentosu yapması boşuna değil.















