İnsanlar zorda kaldıklarında, başa çıkamadığı konularda
doğaüstü şeylere, ya da insanları bir şekilde aldatıp geçimini bu yoldan
sağlayanlara sığınır; onlardan çare arama yoluna girer. Hele bu sorunları,
sağlıklarıyla ilgiliyse başvurmadıkları yatırlar, türbeler, yerel tabipler
kalmaz. Modern tıbbın baş edemediği
hastalıklarda bu gibi insanlarla daha
çok karşılaşır, duyarız.
Zira insanların sağlıkları için
yapamayacakları yoktur. Bu da bazıları için geçim kaynağı haline gelmiştir.
Günlerin birinde, gece yarısı kapım çalındı. Yatağımdan
kalkıp kapıya koştum.
“Kim o !”
“Aç hele oğul!”
Sesinden
tanıdım. Komşumuz Hatce teyzeydi.
Hatce teyzenin kocası
yılın uzun zaman diliminde evinden
ayrı, uzak yerlerde
para kazanmak için didinip duran biriydi. Arada sırada
kazandıklarından bir bölümünü
ya tanıdık birileriyle gönderir
ya da kendisi gelerek karısına bırakırdı. Zavallı teyze romatizma hastasıydı ve
bir sağlık güvencesi yoktu.
Kapıyı açtım.
“Nicedir yolunu gözleyip duruyordum, eve ne zaman
geldiğini anlayamadım, ışığının yanıyor olduğunu görünce geldiğini
bildim.”
“Buyur teyze, ne oldu? Bir derdin mi var; bu gece yarısı?
“Hele bir gireyim, anlatırım sana.”
Buyur edip içeriye
aldım. En yakınındaki divanın ucuna ilişti. Önemli bir
şeyler anlatacağı telaşından belli oluyordu. Benim sormama fırsat vermeden:
“Oğlum ……… Köyünde bir âlim peyda
olmuş, yanına giden her insanın derdine derman
oluyormuş. Öyle ilaçlar
veriyormuş ki, kullananlarda bir
şeycikler kalmıyormuş. Bu gün duydum,
bizim buradan da
gidenler olmuş, övüyorlar. İlle,
sende durma, oraya git, sızılarından kurtul, dediler. Ben de sana
geldim. Teyzen kurban olsun,
beni o köye,
o adama götür.”
Duyduklarıma şaşırdım. Dediği köyde uzun zaman çalışmıştım.
O zamanlar oralarda böyle bir adam yoktu. “Ne zaman peyde olmuş?”
“Tamam, teyzeciğim, ben seni o köye en kısa zamanda
götüreceğim, sen şimdi evine git güzel güzel uyu bakalım.”
Hatce teyzeyi yolladıktan
sonra beni düşünceler aldı. Ne
yapabilirdim, Götürsem mi, götürmesem mi? Götürmesem kızar, hatta küser.
Çocukluğumuzdan beri bizlere hep iyilik yaptı, öyle zamanlar
oldu ki, anamızı
aratmadı. Kucağında çok zamanlarımız geçti. Allah var hepimize emek
verdi. Anama kızı gibi davranır, ona her konuda yardımcı olurdu. Böyle saçma
sapan şeylere inanmazdım ama onun gül hatırı için götürmeye
karar verdim. O
köyde çok tanıdıklarım vardı.
Onlardan işin aslını öğrenir, birinde de konuk olurduk.
Sabahleyin ben daha
uykudayken kapım çalındı.
Açtım. Hatçe teyze hazırlıklarını
tamamlamış elinde kocaman bir çıkı:
“Gün öğlen oldu, sen hâlâ uyuyorsun, haydi yüzünü yıka,
hemen yola çıkalım.
Sana yiyecekler hazırladım, yolda
karnını doyururum.”
Ne öğle olması, daha gün doğmamıştı bile! Ortalık alaca
karanlıktı. Ne yaparsın.
Hemen yüzümü, gözümü yıkayıverdim. Akşamlıklarımı çıkartıp üzerimi
giyerek dışarı çıktım.
Arabamım
kapısını açıp, kendisini
yanıma çağırdım.
“Yok, ben arkada oturayım, orası daha geniş.”
Aynadan onun hareketlerini
izliyordum. O kadar sevinçliydi
ki! Yüzü gülüyor, gözleri ışıldıyordu, sanki o yaşlı kadının
yerini küçücük bir kız çocuğu almıştı. Koltuğun üzerine sofra bezini serdi,
çıkısını açıp çıkarttıklarını zerine yerleştirdi. Tüm bu
işleri yaparken elleri, vücudunun her yeri sevinçle hareket
ediyordu, dudakları kıpır kıpır, sanki aralarından nağmeler dökülüyordu.
Omzuma dokundu. “Al şunu.”
Uzattığı bazlama dürümüydü,
aldım. Sımsıcaktı. Ağzıma götürüp ısırdım. Çiğnediklerimin tadı
hemen dilime yansıdı.
Soğan ve keçi
peyniri… Gel de
yeme! Hem dürümü yiyor,
hem de onu
gözlüyordum. Verdiklerini
bir an önce
bitirmemi istiyor, yenisini sunmak
için sabırsızlanıyordu. Dürümün
son lokmasını ağzıma götürdüğümde:
“Şunu da al bakalım” deyip bir daha uzattı. “Dikkatli
davran, üstüne-başına dökülmesin.”
Nasıl dikkatli yiyecektim
ki? Bir elimde direksiyon, bir
elimde dürüm…
“Şunu önüne ser”
deyip dizlerimin üzerine bir örtü koydu.
İkinci dürümün ilk lokması aklımı başımdan aldı. Dürümün
içinde neler vardı bilin bakalım? Nereden bilesiniz ki? Ben söyleyeyim. Taze
yağ sürülmüş bazlamanın içinde,
petekli bal! Üzerime dökülmesi
umurumda değildi, tadına vara vara çiğneyip mideye indirdim.
“Şunu da bir güzel iç bakalım.”
Bu kez uzattığı süt dolu bir kavanozdu. Ilımış süt
yediklerimin üzerine o kadar keyif verdi ki.
“Hatce teyze, yedirdiklerinin hepsi
çok güzeldi, sağ olasın, ellerine sağlık.”
“Hele şu kör olası sızılardan bir kurtulayım, sana daha
neler yediririm.”
Tüm yoksulluğuna karşın eli açıklığa bakar mısınız?
“Ama hep bana
yedirdin, sen aç mı duracaksın?”
“Ben bir taraftan
pişirdim, bir taraftan aşırdım, o yüzden karnım tok.”
Yediklerimden yüzüme tatlı bir ateş basmıştı.
Oluklarından şırıl şırıl
suların aktığını ilk çeşmede
durarak sabah sabah
su içtim; kana kana.
Bir saat süren
yolculuktan sonra o köye
geldik. Daha sabahın
ilk saatleriydi, değişik şehirlerden geldikleri
plakalarından anlaşılan,
aralarında son modelleri de olan araçlar, yolda sıralanmıştı.
Arabamı doğruca Veli'nin
evine sürdüm. Varıp kapısını
çaldım, çıktığında uykuluydu, gözlerini ovuşturuyordu. Görünce
şaşırdı. Uzunca bir süre esneyip gerneştikten sonra:
“Abi! Hayrola, ne işin var bu saatte, burada” diyerek içeri
buyur etti.
“Dur hele Veli,
şimdi içeri girme
zamanı değil.”
Evin önündeki merdiven
basamaklarından birine Veli ile
yan yana oturduk.
Köye geliş nedenimi allattım.
“Kim bu adam, neyin nesi? Ben tanır mıyım?”
“Tanırsın. Şu deredeki Hasan emmi vardı ya, onun oğlu Halil.
Bunun durumundan köylü de bir şey anlamadı, halen de anlamış değiliz.”
“Bu bir ara ortalıktan kayboldu. Zavallı Hasan emmi,
karısını, çocuklarını yanına aldı. Adana'da birtakım işlerde çalıştığını
duymuştuk. Bir gün yanında iki adamla çıkıp geldi. Adamlar köyde birkaç gün
kalıp geri gittiler. Hasan emmi onu eve koymadı, evlerinin
ardında bir dam
vardı ya temizleyip” oraya
yerleşti. Ne olduysa
o adamların gelip, gitmesinden sonra oldu.”
“Her gün soran
sorana, gelenlerin haddi hesabı yok, 3–4 aydır arı kovanı gibi
çalışıyor. “doktor” diye soruyorlar. Bir gün boku ayaza çıkar diye bekliyoruz
ama ne çıktığı var ne de çıkacağı.
Kelli-felli adamlar, yaşlı-yakışıklı karılar sabahlara
kadar son model
arabalarla gelip,
gidiyorlar. Hatta aralarında
Balcalı'dan gelen doktorlar bile varmış. Adam ünlendi gitti. Evin içinde
it yatmaz, gelenleri nereye oturtuyor bilmeyiz. Öyle fakir fukaraya da yüz
vermez ha! Teyzenin parası çok mu bari?”
“Ne parası Veli, Ben vereceğim. Sırf onun gönlü hoş olsun
diye getirdim. Şimdi ne yapalım? Sende bizimle gelir misin?”
“Ağabey o adamın yanına gitmemi isteme benden. Köylüler
olarak karar aldık, kimse ilişki kurmuyor, konuşmuyor. Hoş o damdan da çıktığı
yok ya. Sap gibi ortada kaldı. Bir tek bakkal Tevfik'le arası iyi. Lokumdan,
bisküviden, bir-iki naylon terlik, kara
lastikten başka bir
şey bulunmayan dükkânda, şimdi
ne ararsan var, şehir dükkâncısı oldu mübarek. Onun
sayesinde paraya kavuştu, adı “Tevfik Ağa” oldu. Kahveci Pala köşe
oldu, çayın ederini
artırdı. Köylü samırdandı,
bereket muhtar el attı da köylüye ucuza
veriyor, adam uyanık,
kahvenin bir köşesini lokanta
haline getirdi, kebap
satıyor. Döndü karının oğlu Recep de çarkıt bir araba almış, oda yolda
kalanları taşıyor.
“Peki, nasıl olmuşta ünlenmiş bu sahtekâr?”
“Köye döndüğünde, bir gece rüyasına giren, ak saçlı, uzun
sakallı, nur yüzlü bir ihtiyar dede, buna köyün üst tarafındaki derede bir su
kaynağı göstermiş, bu suyun her derde deva olduğunu söyleyip kaybolmuş. Gece
yarısı kalkmış o suyu bulmuş. Sen de bilirsin. Şu, boz çamur gibi akan su vardı
ya o işte. İlk deneyi kendinde yapmış; sızı, yara-bere kalmamış. Adana'dan
gelenler var ya; her şey bence onların başının altından çıktı. Bizim dangalağın
böyle şeylere aklı
ermez, adamlar cin gibi.
Gelenlere ne biçim
biri olduğunu anlatıyoruz ama
dinleyen yok. İnsanlar; “doktor”
diyor başka bir şey demiyor, itin önüne paralarını atıp gidiyorlar.”
“Veli kardeş ne olursa olsun, Hatce teyzeyi onun yanına
götüreceğim, belki morali düzelir. Sen burada bekle, biz gidip gelelim.”
“Doktor” un kaldığı damın yerini biliyordum. Hatce teyzenin
koluna girip yukarıya
doğru tırmanan cılgaya düştük. Önümüzde, ardımızda tek sıra halinde
insanlar vardı, daracık cılgada tırtıllar gibi biri birine ulanmış, onun
“kliniğine” gidiyorduk. Damın önüne vardığımızda bizden önce gelenler sıra
olmuş bekleşiyorlardı.
Kapıda duran adamı tanıdım. Bir anda göz göze geldik.
Utangaç bir durumda yanıma gelip hoş geldin etti.
“Ağabey, burada durmamı
babam da, köylüler de istemiyor,
ama ne yapasın, parasızlık işte; iyi de para veriyor şerefsiz. Hayırdır, sende
mi hastasın yoksa?”
Hatce teyzeyi gösterip, onun hasta olduğunu öyledim.
“ İçeridekiler çıksın, hemen sizi alırım, bekle biraz.”
“Ya sıradakiler?” “Boş ver sen onları.”
İçeridekilerin
çıkmasından hemen sonra, sıradakilerin homurdanmalarına
aldırmadan içeri alındık. İyice eskiyip,
rengi kapkara olmuş, menteşe gıcırtısı tüyleri ürperten
tahta kapıdan eğilerek geçip, küçük bir avluya geldik. Karşıda toprak damlı
“ev”, sağ köşede helâya benzeyen bir yer…
Geçeceğimiz ikinci kapı ilkinden daha derme çatmaydı, yine
iki büklüm içeriye girdik. Oda küçücük bir ampulle aydınlatılmış, oldukça
loştu. İçerisi öyle pis kokuyordu ki, nefes alabilene aşk olsun! Ahırın gözünü
seveyim. Ocağın yakınına serilmiş
kocaman, kirli bir
koyun postunun üzerine bağdaş
kurup oturmuş suratsız
bir adam… Yere serilmiş birkaç çulun üzerindeki partallaşmış minderler…
Sıvası dökülmüş kapkara duvarlar…
Simsiyah tavanından sarkan salkım salkım örümcek ağları… Bu izbe yerde,
duvardaki raflarda sıralanmış boy boy, renk renk naylon kavanozlar dikkat
çekiyordu.
Derinlerden gelen boğuk, esrarengiz bir ses, çulun
üzerindeki minderleri göstererek:
“Oturun, derdiniz nedir?”
“Halil Efendi, bu
kadıncağız benim yakın komşumdur, sızıları
var, hangi ilacı
aldıysak fayda etmedi, seni duyduk, sana geldik.”
Kafasını bana doğru
döndürüp, göz göze geldiğimizde duraksadı, yüzü gevşedi,
korkunç görünümü, bakışları, sesinin
tonu değişmeye durdu. Aciz,
mahcup, boynu bükük… Suç işlemiş bir insanın pişmanlığı…
Bir zaman bakıştıktan
sonra kapıdaki görevlisini çağırarak:
“Oğlum, bu teyzeyi götür, dışarıda rahat ettir.
İçeriye de kimseyi alma.”
“Ağabey, sen köyümüzde
çalışırken çok iyiliklerini
gördüm, senden önce de çok sevdiğim iki
insan geldi, onlarla
konuşup dertleşmek istedim,
ilaçları almadan, hiçbir şey de demeden, üzerime bir miktar para atıp gittiler.
Yerin dibine geçtim ama neylersin…
Şimdi de sen
çıkıp geldin; hem de bile bile.”
“Evet, Halil; bile bile, şu Hatce teyzenin gönlü hoş olsun
diye.”
Az önceki hali
daha da belirginleşiyordu; düştüğü durumdan utanma,
pişmanlık, zavallılık, yerin dibine girme…
Konuşmak, dertleşmek isteğini anlamıştım.
“Nasıl oldu da bu pis işe bulaştın Halil?”
“Sen buradan gittikten
bir-iki yıl sonra evlendim, iki
çocuğum oldu, tarla
takım az, orman işi de bitti
sayılır, buralarda geçim iyice zorlaştı.
Para kazanmak için
köyden kaçtım. Önce ilçede
iş aradım, bulamadım.
Sonra Adana'ya gittim, inşaatlarda
çalıştım, bir mesleğim olmadığından
orada çimento, tuğla taşıdım, ağır
işti, dayanamadım. Akşam otele gelirken, inşaatta beraber çalıştığım
iki arkadaşla karşılaştım.
Kahvehaneye işin zor
olduğunu onlara anlatıp bana
kolay bir iş
bulmalarını söyledim. İkisi de cin gibi, uyanık insanlardı, onlar da
şu an işsizlermiş.
Saatlerce ne yapabileceğimizi
düşündük. Benim köyü merak etmişler,
onları köye getirmemi
istediler. Cebimde bir kuruş
olmadan oraya nasıl getirebilirdim ki? Karıma vermek için
biraz para ayarladılar, ertesi gün
köye geldik. Onları köylülerle tanıştırdım, her tarafı
gezdirdim. Köy çok hoşlarına gitti, her yer ormanlık, yemyeşil, şırıl şırıl
sular, tertemiz hava… “Burada insan aç mı kalırdı.” Köyün üst tarafında
gördükleri su gözünü tarif edip, “sakın o suyun yerini unutma” dediler. Çamur gibi
akan sudan ne olurdu ki? Hayvanlar
bile ona yanaşmaz.
İki gün sonra Adana'ya döndük.
O gece bir
meyhaneye götürdüler, kafayı çektikten sonra, otele gelip planlarını
anlattılar.”
“Sen yarın hemen köye gidecek, evinizin yan tarafındaki damı
iyi bir temizleyip, kullanılacak hale getireceksin. Biz bir-iki güne kadar
gelir ne yapacağını anlatırız.”
“Sabah erkenden beni
köye yolladılar. İki günde damı zor temizledim, kapıyı,
pencereyi, bacayı onardım, elektrik çektirip bir de ampul taktım. Üçüncü
günüydü, bir yığın
öteberiyle çıkıp geldiler. Boy boy kavanozlar, iki büyük teneke sıvı
yağ, şu koyun
postu, minderler, çulpazlar, üç
tane kocaman bidon, toz boyalar, birde yeşil renkli bir sıvı. Akşama kadar
dışarı çıkmadık, hava kararıp el ayak çekilince, suyun olduğu yere gittik.
Bidonları Çamır gibi suyla çarçabuk doldurup bin bir zahmetle dama geldik.
Yağ tenekelerini ve o yeşil
sıvıyı bidonlara paylaştırdılar,
her bidona ayrı renkte sarı, yeşil, beyaz boya kattılar, sonra elimize birer
çomak alıp ha bire karıştırıp bulamaç haline getirdik.
“Sarı; diz ağrısına,
yeşil; boyun- omuz ağrısına, beyaz; bel ağrısına, sakın
unutma.”
“Sonra bulamacı büyüklü-küçüklü kavanozlara doldurup
ağızlarını kapattık.”
“Şunlar yarım kilo, şunlar bir kilo. Yarım kiloluklar 50,
bir kilolar 100 lira, sakın unutma.”
“Kavanozları
duvardaki raflara ayrı
ayrı dizdik.”
“Şimdi biz gidiyoruz her birimiz bir hastane önünde senin
duyurunu yapacağız. Bir iki güne kalmaz burası hastayla dolar, sakın bir yerlere
gitme. İlacı ver; evlerinde bitirene kadar ağrıyan yerlerine sürsünler.” Ne
olduğunu soran olursa: “sızılarım
vardı, doktorlara gittim,
ilaçlar kullandım bir türlü
geçmedi, ağrılarımın çok olduğu bir gece rüyamda ak saçlı, uzun
sakallı, nur yüzlü bir dede bu ilacı bana tarif edip her derde deva
olduğunu söyledikten sonra kayboldu. Ertesi gün tarif ettiği suyu
buldum, bu ilacı yaptım, bir haftaya kalmadan sızılarım geçip gitti
diyeceksin.”
“Gece yarısı yola düşüp Adana'nın yolunu tuttular.
Adamların dediği çıktı,
birkaç günde gelenlerin haddi
hesabı kaçtı, 3–4 aydır böyle, çoğalarak
devam ediyor. Amma babamla, anamla, karı, çoluk- çocukla hiç
aram kalmadı, köylü de selamı sabahı kesti, sap gibi yapayalnız kaldım. Bu
işten usandım, hele gelenler fakir fukara
olursa, o kadar
zoruma gidiyor ki… Zavallılar bir yığın araba parası
veriyor, bir de bu çamura para alınca sabahlara kadar uykularım kaçıyor,
kendimi lanetliyorum.”
“Adamlar haftada bir gelip hesap alıyorlar, kavanozların
sayısı, fiyatı belli. Ama sonraları bir yolunu buldum, zenginler ne istesem
veriyorlar, böylece fakirlerden para almaz oldum. Adana'ya dönerken beni
de alıp götürüyorlar;
o gece, burada ne
kazandıysam pavyonlarda harcayıp geliyorum, elleri ceplerine
varmıyor, hep benden hep benden… Kendileri parayı tuttu, zengin oldu
şerefsizler.”
“Bir Allahın kulu çıkıp, “sen ne yapıyorsun böyle?” demiyor.
Senden önce gelen tanıdıklara açılmak istedim ama onlar ilacı almayarak parayı
üstüme atıp, çekip
gittiler. Senin geldiğin
iyi oldu, bana bir babalık yap, beni bu dertten kurtar. Günlerim hep bu
ahırda geçiyor, şu halime bak, ne insanlığım kaldı, ne adamlığım, hayvandan
beter oldum.”
Kafamı yere eğip, karma karışık düşüncelerle dışarı çıktım.
Hatce teyzeyi alıp doğru Veli'nin evine
geldik, öğle yemeğini
yedikten sonra Veli'yle dışarı
çıktık.
“ Veli; sana
anlatacaklarım var, biraz yürüyelim.”
Ana yolun kenarında
yürüyerek, olup bitenlerin
tamamını anlattım.
“Bu adam için ne yapabiliriz?” “Vallahi ne bileyim arkadaş?”
“Gel benimle o zaman.”
Doğruca Hasan emminin evine çıktık. “Hasan emmi!”
“Kim o! yukarı çıkın.”
Sesi üst kattan
geliyordu. Araları iyice açılmış,
bastıkça gıcırdayan tahta merdivenleri adımlayarak yukarı
çıktık. Evin ayazındaki divana yan
gelmiş oturuyordu. Beni
görünce ayağa kalkarak bizi karşıladı, hemen elini öperek alnıma
götürdüm. Beni öyle bir kucakladı ki! Bir sağına, bir
soluna alıp, suyumu
çıkarırcasına sıkıyordu.
“Yeter be koca kurt! Nefes alamaz oldum, kemiklerimi
kıracaksın!”
Kollarından
kurtulup, kendimi divanın üzerindeki döşeğe attım.
“Sen, bunca zamandır nerelerdesin? Bir gittin, pir gittin,
insan bu kadar hayırsız olur mu? Çok tuzumuz, ekmeğimiz var seninle. Karııı!
Bak kim gelmiş? Geliiin! Çabuk, kallavisinden kahve yap bize!
Döndü teyze geldi,
elini öptüm, oda kucakladı; ana şefkatiyle.
Gelini; Halil'in karısının
getirdiği kahvelerimizi yudumlayarak eski günleri andık. Uzun kış
geceleri sohbetlerimiz… Yapılan
şakalar… Yemeler- içmeler… Dolanan tütünler… Lafın biteceği yoktu,
zamanın nasıl geçtiğini anlamadım.
Akşam olmak üzereydi, halen asıl
konuya girememiştim. Bir
fırsatını bulur bulmaz Hasan
emmiye konuşma fırsatı vermeden Halil'le ilgili her şeyi
anlattım. Hasan emmi, Döndü teyze, Veli, dinleyip durdular.
Onlara yapacaklarımı sıraladım.
“Halil'i bizim oraya götüreceğim, siz o dama bir ateş verip
yakacaksınız. Adanalılar gelirse, iyi bir dayaklayıp ormanın en ıssız
yerlerinden bir yere götürüp atın. Ben Halil'i birkaç hafta sonra getirir, sana
teslim ederim. Tamam, mı emmi?”
“Ben bir şey demiyorum, sen ne yaparsan iyi yaparsın. İtin
olsun.”
Olanları
şaşkınlıkla izleyen Hatçe
teyzem kendi derdini unutmuş Döndü teyze ve gelinle konuşuyordu.
Arada da
bana bakarak yaptıklarımı
onaylıyor görünüyordu.
Halil'in
karısına hazırlanıp Veli'nin
evine gelmesini, Veli'yi Halil'e
gönderip evine getirmesini
söyledim. Kısa bir zaman sonra yola çıkacak duruma gelmiştik.
Ayrılırken Hasan emminin yaptığını bu kez ben ona
yaptım. Koca gövdesini
sarıp sarmalayıp, sıktım, sıktım…
İlk çırpınmada kollarımdan sıyrıldı.
Ensemden tutup kendine çekerken eğilip elini öptüm, sonra da
o benim iki gözümü…
“Hoşça kal koca kurt! Ardımızdan dualarını eksik etme, iki-üç
hafta sonra buradayım; tütün dolayıp, kahvelerimizi içererek daha çok mavra
keseriz.”
“Döndü teyze! Biz gelene kadar kara horoza iyi bak, iyi
besle onu!”















