• Künye
  • İletişim
  • Kişisel Verilerin Korunması
  • Gizlilik İlkeleri
Anasayfa
  • Gündem
  • Dünya
  • Siyaset
  • Ekonomi
  • Magazin
  • Spor
  • Sağlık
  • Kültür-Sanat
  • Bilim ve Teknoloji Eğitim Yerel Asayiş Genel Çevre
  • Ara
SON DAKİKA:
14:41
Prof. Dr. Mahmut Yardımcıoğlu “Bir oyun platformu evlatlarımızı canileştiriyor”
14:14
Kahramanmaraş’ta öğrenciler dualarla uğurlandı!
12:04
Saldırganın babasının ifadesi ortaya çıktı: "Oğlumu psikoloğa götürdüm"
11:10
Kahramanmaraş’taki saldırıda Can kaybı 10’a yükseldi!
11:09
Kahramanmaraş’ta hayatını kaybeden öğrencilerin cenaze programı belli oldu!
09:10
Kahramanmaraş’taki olaya ilişkin yeni açıklama! Büyük bir eylem gerçekleştireceğine dair belge bulundu!
09:09
Cumhurbaşkanlığı’ndan Kayıp çocuklar iddialarına yalanlama!
08:57
Kahramanmaraş'taki olay sonrası 66 site için erişim engeli talebi!
08:32
11 yaşındaki futbolcunun Hayalleri yarım kaldı!
08:31
WhatsApp profilinde ABD'li katil Elliot Rodger'ın fotoğrafı çıktı!
08:26
Kahramanmaraş'ta okul saldırganın babası tutuklandı!
Video Galeri Foto Galeri Yazarlar Üye Paneli
A
Büyüt
A
Küçült
Yorumlar
  1. Haberler
  2. Kültür-Sanat
  3. Ercan Kozanoğlu Kaleme Aldı: DOKTOR!
Kültür-Sanat
Yayınlanma: 26 Şubat 2020 - 12:58

Ercan Kozanoğlu Kaleme Aldı: DOKTOR!

Kültür-Sanat
26 Şubat 2020 - 12:58
Yorumlar
Yazdır
A
Büyüt
A
Küçült
Yorumlar
Ercan Kozanoğlu Kaleme Aldı: DOKTOR!

İnsanlar zorda kaldıklarında, başa çıkamadığı konularda doğaüstü şeylere, ya da insanları bir şekilde aldatıp geçimini bu yoldan sağlayanlara sığınır; onlardan çare arama yoluna girer. Hele bu sorunları, sağlıklarıyla ilgiliyse başvurmadıkları yatırlar, türbeler, yerel tabipler kalmaz. Modern tıbbın  baş  edemediği  hastalıklarda  bu  gibi insanlarla  daha  çok  karşılaşır,  duyarız.  Zira insanların  sağlıkları  için  yapamayacakları yoktur. Bu da bazıları için geçim kaynağı haline gelmiştir.

Günlerin birinde, gece yarısı kapım çalındı. Yatağımdan kalkıp kapıya koştum.

“Kim o !”

“Aç hele oğul!”

Sesinden  tanıdım.  Komşumuz  Hatce teyzeydi.

Hatce  teyzenin  kocası  yılın  uzun  zaman diliminde  evinden  ayrı,  uzak  yerlerde  para kazanmak için didinip duran biriydi. Arada sırada kazandıklarından  bir  bölümünü  ya  tanıdık birileriyle gönderir ya da kendisi gelerek karısına bırakırdı. Zavallı teyze romatizma hastasıydı ve bir sağlık güvencesi yoktu.

Kapıyı açtım.

“Nicedir yolunu gözleyip duruyordum, eve ne  zaman  geldiğini  anlayamadım,  ışığının yanıyor olduğunu görünce geldiğini bildim.”

“Buyur teyze, ne oldu? Bir derdin mi var; bu gece yarısı?

“Hele bir gireyim, anlatırım sana.”

Buyur  edip  içeriye  aldım.  En  yakınındaki divanın ucuna ilişti. Önemli bir şeyler anlatacağı telaşından belli oluyordu. Benim sormama fırsat vermeden:

“Oğlum ……… Köyünde bir âlim peyda

olmuş, yanına giden her insanın derdine derman oluyormuş.  Öyle  ilaçlar  veriyormuş  ki, kullananlarda bir şeycikler kalmıyormuş. Bu gün duydum,  bizim  buradan  da  gidenler  olmuş, övüyorlar.  İlle,  sende  durma,  oraya  git, sızılarından kurtul, dediler. Ben de sana geldim. Teyzen  kurban  olsun,  beni  o  köye,  o  adama götür.”

Duyduklarıma şaşırdım. Dediği köyde uzun zaman çalışmıştım. O zamanlar oralarda böyle bir adam yoktu. “Ne zaman peyde olmuş?”

“Tamam, teyzeciğim, ben seni o köye en kısa zamanda götüreceğim, sen şimdi evine git güzel güzel uyu bakalım.”

Hatce  teyzeyi  yolladıktan  sonra  beni düşünceler aldı. Ne yapabilirdim, Götürsem mi, götürmesem mi? Götürmesem kızar, hatta küser. Çocukluğumuzdan beri bizlere hep iyilik yaptı, öyle  zamanlar  oldu  ki,  anamızı  aratmadı. Kucağında çok zamanlarımız geçti. Allah var hepimize emek verdi. Anama kızı gibi davranır, ona her konuda yardımcı olurdu. Böyle saçma sapan şeylere inanmazdım ama onun gül hatırı için  götürmeye  karar  verdim.  O  köyde  çok tanıdıklarım vardı. Onlardan işin aslını öğrenir, birinde de konuk olurduk.

Sabahleyin  ben  daha  uykudayken  kapım çalındı. Açtım.  Hatçe teyze hazırlıklarını tamamlamış elinde kocaman bir çıkı:

“Gün öğlen oldu, sen hâlâ uyuyorsun, haydi yüzünü  yıka,  hemen  yola  çıkalım.  Sana yiyecekler  hazırladım,  yolda  karnını doyururum.”

Ne öğle olması, daha gün doğmamıştı bile! Ortalık  alaca  karanlıktı.  Ne  yaparsın.  Hemen yüzümü, gözümü yıkayıverdim. Akşamlıklarımı çıkartıp üzerimi giyerek dışarı çıktım.

Arabamım  kapısını  açıp,  kendisini  yanıma çağırdım.

“Yok, ben arkada oturayım, orası daha geniş.”

Aynadan  onun  hareketlerini  izliyordum.  O kadar  sevinçliydi  ki! Yüzü  gülüyor,  gözleri ışıldıyordu, sanki o yaşlı kadının yerini küçücük bir kız çocuğu almıştı. Koltuğun üzerine sofra bezini serdi, çıkısını açıp çıkarttıklarını zerine yerleştirdi. Tüm  bu  işleri  yaparken  elleri, vücudunun her yeri sevinçle hareket ediyordu, dudakları kıpır kıpır, sanki aralarından nağmeler dökülüyordu.

Omzuma dokundu. “Al şunu.”

Uzattığı  bazlama  dürümüydü,  aldım. Sımsıcaktı. Ağzıma götürüp ısırdım. Çiğnediklerimin  tadı  hemen  dilime  yansıdı.

Soğan  ve  keçi  peyniri…  Gel  de  yeme!  Hem dürümü  yiyor,  hem  de  onu  gözlüyordum. Verdiklerini  bir  an  önce  bitirmemi  istiyor, yenisini  sunmak  için  sabırsızlanıyordu. Dürümün son lokmasını ağzıma götürdüğümde:

“Şunu da al bakalım” deyip bir daha uzattı. “Dikkatli davran, üstüne-başına dökülmesin.”

Nasıl  dikkatli  yiyecektim  ki?  Bir elimde direksiyon, bir elimde dürüm…

“Şunu önüne ser”   deyip dizlerimin üzerine bir örtü koydu.

İkinci dürümün ilk lokması aklımı başımdan aldı. Dürümün içinde neler vardı bilin bakalım? Nereden bilesiniz ki? Ben söyleyeyim. Taze yağ sürülmüş  bazlamanın  içinde,  petekli  bal! Üzerime dökülmesi umurumda değildi, tadına vara vara çiğneyip mideye indirdim.

“Şunu da bir güzel iç bakalım.”

Bu kez uzattığı süt dolu bir kavanozdu. Ilımış süt yediklerimin üzerine o kadar keyif verdi ki.

“Hatce  teyze,  yedirdiklerinin  hepsi  çok güzeldi, sağ olasın, ellerine sağlık.”

“Hele şu kör olası sızılardan bir kurtulayım, sana daha neler yediririm.”

Tüm yoksulluğuna karşın eli açıklığa bakar mısınız?

“Ama  hep  bana  yedirdin,  sen  aç  mı duracaksın?”

“Ben  bir  taraftan  pişirdim,  bir  taraftan aşırdım, o yüzden karnım tok.”

Yediklerimden yüzüme tatlı bir ateş basmıştı. Oluklarından  şırıl  şırıl  suların  aktığını  ilk çeşmede  durarak  sabah  sabah  su  içtim;  kana kana.

Bir  saat  süren  yolculuktan  sonra  o  köye geldik.  Daha  sabahın  ilk  saatleriydi,  değişik şehirlerden  geldikleri  plakalarından  anlaşılan, aralarında son modelleri de olan araçlar, yolda sıralanmıştı.

Arabamı  doğruca  Veli'nin  evine  sürdüm. Varıp  kapısını  çaldım,  çıktığında  uykuluydu, gözlerini  ovuşturuyordu.  Görünce  şaşırdı. Uzunca bir süre esneyip gerneştikten sonra:

“Abi! Hayrola, ne işin var bu saatte, burada” diyerek içeri buyur etti.

“Dur  hele  Veli,  şimdi  içeri  girme  zamanı değil.”

Evin  önündeki  merdiven  basamaklarından birine  Veli  ile  yan  yana  oturduk.  Köye  geliş nedenimi allattım.

“Kim bu adam, neyin nesi? Ben tanır mıyım?”

“Tanırsın. Şu deredeki Hasan emmi vardı ya, onun oğlu Halil. Bunun durumundan köylü de bir şey anlamadı, halen de anlamış değiliz.”

“Bu bir ara ortalıktan kayboldu. Zavallı Hasan emmi, karısını, çocuklarını yanına aldı. Adana'da birtakım işlerde çalıştığını duymuştuk. Bir gün yanında iki adamla çıkıp geldi. Adamlar köyde birkaç gün kalıp geri gittiler. Hasan emmi onu eve koymadı,  evlerinin  ardında  bir  dam  vardı  ya temizleyip”  oraya  yerleşti.  Ne  olduysa  o adamların gelip, gitmesinden sonra oldu.”

“Her  gün  soran  sorana,  gelenlerin  haddi hesabı yok, 3–4 aydır arı kovanı gibi çalışıyor. “doktor” diye soruyorlar. Bir gün boku ayaza çıkar diye bekliyoruz ama ne çıktığı var ne de çıkacağı.  Kelli-felli  adamlar,  yaşlı-yakışıklı karılar  sabahlara  kadar  son  model  arabalarla gelip,  gidiyorlar.  Hatta  aralarında  Balcalı'dan gelen doktorlar bile varmış. Adam ünlendi gitti. Evin içinde it yatmaz, gelenleri nereye oturtuyor bilmeyiz. Öyle fakir fukaraya da yüz vermez ha! Teyzenin parası çok mu bari?”

“Ne parası Veli, Ben vereceğim. Sırf onun gönlü hoş olsun diye getirdim. Şimdi ne yapalım? Sende bizimle gelir misin?”

“Ağabey o adamın yanına gitmemi isteme benden. Köylüler olarak karar aldık, kimse ilişki kurmuyor, konuşmuyor. Hoş o damdan da çıktığı yok ya. Sap gibi ortada kaldı. Bir tek bakkal Tevfik'le arası iyi. Lokumdan, bisküviden, bir-iki naylon  terlik,  kara  lastikten  başka  bir  şey bulunmayan  dükkânda,  şimdi  ne  ararsan  var, şehir dükkâncısı oldu mübarek. Onun sayesinde paraya kavuştu, adı “Tevfik Ağa” oldu. Kahveci Pala  köşe  oldu,  çayın  ederini  artırdı.  Köylü samırdandı, bereket muhtar el attı da köylüye ucuza  veriyor,  adam  uyanık,  kahvenin  bir köşesini  lokanta  haline  getirdi,  kebap  satıyor. Döndü karının oğlu Recep de çarkıt bir araba almış, oda yolda kalanları taşıyor.

“Peki, nasıl olmuşta ünlenmiş bu sahtekâr?”

“Köye döndüğünde, bir gece rüyasına giren, ak saçlı, uzun sakallı, nur yüzlü bir ihtiyar dede, buna köyün üst tarafındaki derede bir su kaynağı göstermiş, bu suyun her derde deva olduğunu söyleyip kaybolmuş. Gece yarısı kalkmış o suyu bulmuş. Sen de bilirsin. Şu, boz çamur gibi akan su vardı ya o işte. İlk deneyi kendinde yapmış; sızı, yara-bere kalmamış. Adana'dan gelenler var ya; her şey bence onların başının altından çıktı. Bizim  dangalağın  böyle  şeylere  aklı  ermez, adamlar  cin  gibi.  Gelenlere  ne  biçim  biri olduğunu  anlatıyoruz  ama  dinleyen  yok. İnsanlar; “doktor” diyor başka bir şey demiyor, itin önüne paralarını atıp gidiyorlar.”

“Veli kardeş ne olursa olsun, Hatce teyzeyi onun yanına götüreceğim, belki morali düzelir. Sen burada bekle, biz gidip gelelim.”

“Doktor” un kaldığı damın yerini biliyordum. Hatce  teyzenin  koluna  girip  yukarıya  doğru tırmanan cılgaya düştük. Önümüzde, ardımızda tek sıra halinde insanlar vardı, daracık cılgada tırtıllar gibi biri birine ulanmış, onun “kliniğine” gidiyorduk. Damın önüne vardığımızda bizden önce gelenler sıra olmuş bekleşiyorlardı.

Kapıda duran adamı tanıdım. Bir anda göz göze geldik. Utangaç bir durumda yanıma gelip hoş geldin etti.

“Ağabey,  burada  durmamı  babam  da, köylüler de istemiyor, ama ne yapasın, parasızlık işte; iyi de para veriyor şerefsiz. Hayırdır, sende mi hastasın yoksa?”

Hatce teyzeyi gösterip, onun hasta olduğunu öyledim.

“ İçeridekiler çıksın, hemen sizi alırım, bekle biraz.”

“Ya sıradakiler?” “Boş ver sen onları.”

İçeridekilerin  çıkmasından  hemen  sonra, sıradakilerin homurdanmalarına aldırmadan içeri alındık.  İyice  eskiyip,  rengi  kapkara  olmuş, menteşe gıcırtısı tüyleri ürperten tahta kapıdan eğilerek geçip, küçük bir avluya geldik. Karşıda toprak damlı “ev”, sağ köşede helâya benzeyen bir yer…

Geçeceğimiz ikinci kapı ilkinden daha derme çatmaydı, yine iki büklüm içeriye girdik. Oda küçücük bir ampulle aydınlatılmış, oldukça loştu. İçerisi öyle pis kokuyordu ki, nefes alabilene aşk olsun! Ahırın gözünü seveyim. Ocağın yakınına serilmiş  kocaman,  kirli  bir  koyun  postunun üzerine  bağdaş  kurup  oturmuş  suratsız  bir adam… Yere serilmiş birkaç çulun üzerindeki partallaşmış  minderler…  Sıvası  dökülmüş kapkara duvarlar… Simsiyah tavanından sarkan salkım salkım örümcek ağları… Bu izbe yerde, duvardaki raflarda sıralanmış boy boy, renk renk naylon kavanozlar dikkat çekiyordu.

Derinlerden gelen boğuk, esrarengiz bir ses, çulun üzerindeki minderleri göstererek:

“Oturun, derdiniz nedir?”

“Halil  Efendi,  bu  kadıncağız  benim  yakın komşumdur,  sızıları  var,  hangi  ilacı  aldıysak fayda etmedi, seni duyduk, sana geldik.”

Kafasını  bana  doğru  döndürüp,  göz  göze geldiğimizde duraksadı, yüzü gevşedi, korkunç görünümü,  bakışları,  sesinin  tonu  değişmeye durdu. Aciz, mahcup, boynu bükük… Suç işlemiş bir insanın pişmanlığı…

Bir  zaman  bakıştıktan  sonra  kapıdaki görevlisini çağırarak:

“Oğlum, bu teyzeyi götür, dışarıda rahat ettir.

İçeriye de kimseyi alma.”

“Ağabey,  sen  köyümüzde  çalışırken  çok iyiliklerini gördüm, senden önce de çok sevdiğim iki  insan  geldi,  onlarla  konuşup  dertleşmek istedim, ilaçları almadan, hiçbir şey de demeden, üzerime bir miktar para atıp gittiler. Yerin dibine geçtim  ama  neylersin…  Şimdi  de  sen  çıkıp geldin; hem de bile bile.”

“Evet, Halil; bile bile, şu Hatce teyzenin gönlü hoş olsun diye.”

Az  önceki  hali  daha  da  belirginleşiyordu; düştüğü durumdan utanma, pişmanlık, zavallılık, yerin  dibine  girme…  Konuşmak,  dertleşmek isteğini anlamıştım.

“Nasıl oldu da bu pis işe bulaştın Halil?”

“Sen  buradan  gittikten  bir-iki  yıl  sonra evlendim,  iki  çocuğum  oldu,  tarla  takım  az, orman işi de bitti sayılır, buralarda geçim iyice zorlaştı.  Para  kazanmak  için  köyden  kaçtım. Önce  ilçede  iş  aradım,  bulamadım.  Sonra Adana'ya  gittim,  inşaatlarda  çalıştım,  bir mesleğim  olmadığından  orada  çimento,  tuğla taşıdım,  ağır  işti,  dayanamadım. Akşam  otele gelirken, inşaatta beraber çalıştığım iki arkadaşla karşılaştım.  Kahvehaneye  işin  zor  olduğunu onlara  anlatıp  bana  kolay  bir  iş  bulmalarını söyledim. İkisi de cin gibi, uyanık insanlardı, onlar  da  şu  an  işsizlermiş.  Saatlerce  ne yapabileceğimizi düşündük. Benim köyü merak etmişler,  onları  köye  getirmemi  istediler. Cebimde  bir  kuruş  olmadan  oraya  nasıl getirebilirdim ki? Karıma vermek için biraz para ayarladılar,  ertesi  gün  köye  geldik.  Onları köylülerle tanıştırdım, her tarafı gezdirdim. Köy çok hoşlarına gitti, her yer ormanlık, yemyeşil, şırıl şırıl sular, tertemiz hava… “Burada insan aç mı kalırdı.” Köyün üst tarafında gördükleri su gözünü tarif edip, “sakın o suyun yerini unutma” dediler. Çamur gibi akan sudan ne olurdu ki? Hayvanlar  bile  ona  yanaşmaz.  İki  gün  sonra Adana'ya  döndük.  O  gece  bir  meyhaneye götürdüler, kafayı çektikten sonra, otele gelip planlarını anlattılar.”

“Sen yarın hemen köye gidecek, evinizin yan tarafındaki damı iyi bir temizleyip, kullanılacak hale getireceksin. Biz bir-iki güne kadar gelir ne yapacağını anlatırız.”

“Sabah  erkenden  beni  köye  yolladılar.  İki günde damı zor temizledim, kapıyı, pencereyi, bacayı onardım, elektrik çektirip bir de ampul taktım.  Üçüncü  günüydü,  bir  yığın  öteberiyle çıkıp geldiler. Boy boy kavanozlar, iki büyük teneke  sıvı  yağ,  şu  koyun  postu,  minderler, çulpazlar, üç tane kocaman bidon, toz boyalar, birde yeşil renkli bir sıvı. Akşama kadar dışarı çıkmadık, hava kararıp el ayak çekilince, suyun olduğu yere gittik. Bidonları Çamır gibi suyla çarçabuk doldurup bin bir zahmetle dama geldik. Yağ  tenekelerini  ve  o  yeşil  sıvıyı  bidonlara paylaştırdılar, her bidona ayrı renkte sarı, yeşil, beyaz boya kattılar, sonra elimize birer çomak alıp ha bire karıştırıp bulamaç haline getirdik.

“Sarı;  diz  ağrısına,  yeşil;  boyun-  omuz ağrısına, beyaz; bel ağrısına, sakın unutma.”

“Sonra  bulamacı  büyüklü-küçüklü kavanozlara doldurup ağızlarını kapattık.”

“Şunlar yarım kilo, şunlar bir kilo. Yarım kiloluklar 50, bir kilolar 100 lira, sakın unutma.”

“Kavanozları  duvardaki  raflara  ayrı  ayrı dizdik.”

“Şimdi biz gidiyoruz her birimiz bir hastane önünde senin duyurunu yapacağız. Bir iki güne kalmaz burası hastayla dolar, sakın bir yerlere gitme. İlacı ver; evlerinde bitirene kadar ağrıyan yerlerine sürsünler.” Ne olduğunu soran olursa: “sızılarım  vardı,  doktorlara  gittim,  ilaçlar kullandım  bir  türlü  geçmedi,  ağrılarımın  çok olduğu bir gece rüyamda ak saçlı, uzun sakallı, nur yüzlü bir dede bu ilacı bana tarif edip her derde  deva  olduğunu  söyledikten  sonra kayboldu. Ertesi gün tarif ettiği suyu buldum, bu ilacı yaptım, bir haftaya kalmadan sızılarım geçip gitti diyeceksin.”

“Gece yarısı yola düşüp Adana'nın yolunu tuttular. Adamların  dediği  çıktı,  birkaç  günde gelenlerin haddi hesabı kaçtı, 3–4 aydır böyle, çoğalarak  devam  ediyor. Amma  babamla, anamla, karı, çoluk- çocukla hiç aram kalmadı, köylü de selamı sabahı kesti, sap gibi yapayalnız kaldım. Bu işten usandım, hele gelenler fakir fukara  olursa,  o  kadar  zoruma  gidiyor  ki… Zavallılar bir yığın araba parası veriyor, bir de bu çamura para alınca sabahlara kadar uykularım kaçıyor, kendimi lanetliyorum.”

“Adamlar haftada bir gelip hesap alıyorlar, kavanozların sayısı, fiyatı belli. Ama sonraları bir yolunu buldum, zenginler ne istesem veriyorlar, böylece fakirlerden para almaz oldum. Adana'ya dönerken  beni  de  alıp  götürüyorlar;  o  gece, burada  ne  kazandıysam  pavyonlarda  harcayıp geliyorum, elleri ceplerine varmıyor, hep benden hep benden… Kendileri parayı tuttu, zengin oldu şerefsizler.”

“Bir Allahın kulu çıkıp, “sen ne yapıyorsun böyle?” demiyor. Senden önce gelen tanıdıklara açılmak istedim ama onlar ilacı almayarak parayı üstüme  atıp,  çekip  gittiler.  Senin  geldiğin  iyi oldu, bana bir babalık yap, beni bu dertten kurtar. Günlerim hep bu ahırda geçiyor, şu halime bak, ne insanlığım kaldı, ne adamlığım, hayvandan beter oldum.”

Kafamı yere eğip, karma karışık düşüncelerle dışarı çıktım. Hatce teyzeyi alıp doğru Veli'nin evine  geldik,  öğle  yemeğini  yedikten  sonra Veli'yle dışarı çıktık.

“  Veli;  sana  anlatacaklarım  var,  biraz yürüyelim.”

Ana  yolun  kenarında  yürüyerek,  olup bitenlerin tamamını anlattım.

“Bu adam için ne yapabiliriz?” “Vallahi ne bileyim arkadaş?” “Gel benimle o zaman.”

Doğruca Hasan emminin evine çıktık. “Hasan emmi!”

“Kim o! yukarı çıkın.”

Sesi  üst  kattan  geliyordu. Araları  iyice açılmış, bastıkça gıcırdayan tahta merdivenleri adımlayarak  yukarı  çıktık.  Evin  ayazındaki divana  yan  gelmiş  oturuyordu.  Beni  görünce ayağa kalkarak bizi karşıladı, hemen elini öperek alnıma götürdüm. Beni öyle bir kucakladı ki! Bir sağına,  bir  soluna  alıp,  suyumu  çıkarırcasına sıkıyordu.

“Yeter be koca kurt! Nefes alamaz oldum, kemiklerimi kıracaksın!”

Kollarından  kurtulup,  kendimi  divanın üzerindeki döşeğe attım.

“Sen, bunca zamandır nerelerdesin? Bir gittin, pir gittin, insan bu kadar hayırsız olur mu? Çok tuzumuz, ekmeğimiz var seninle. Karııı! Bak kim gelmiş? Geliiin! Çabuk, kallavisinden kahve yap bize!

Döndü  teyze  geldi,  elini  öptüm,  oda kucakladı; ana şefkatiyle.

Gelini;  Halil'in  karısının  getirdiği kahvelerimizi yudumlayarak eski günleri andık. Uzun  kış  geceleri  sohbetlerimiz… Yapılan şakalar… Yemeler-  içmeler…  Dolanan tütünler… Lafın biteceği yoktu, zamanın nasıl geçtiğini  anlamadım. Akşam  olmak  üzereydi, halen  asıl  konuya  girememiştim.  Bir  fırsatını bulur  bulmaz  Hasan  emmiye  konuşma  fırsatı vermeden Halil'le ilgili her şeyi anlattım. Hasan emmi, Döndü teyze, Veli, dinleyip durdular.

Onlara yapacaklarımı sıraladım.

“Halil'i bizim oraya götüreceğim, siz o dama bir ateş verip yakacaksınız. Adanalılar gelirse, iyi bir dayaklayıp ormanın en ıssız yerlerinden bir yere götürüp atın. Ben Halil'i birkaç hafta sonra getirir, sana teslim ederim. Tamam, mı emmi?”

“Ben bir şey demiyorum, sen ne yaparsan iyi yaparsın. İtin olsun.”

Olanları  şaşkınlıkla  izleyen  Hatçe  teyzem kendi derdini unutmuş Döndü teyze ve gelinle konuşuyordu. Arada  da  bana  bakarak yaptıklarımı onaylıyor görünüyordu.

Halil'in  karısına  hazırlanıp  Veli'nin  evine gelmesini,  Veli'yi  Halil'e  gönderip  evine getirmesini söyledim. Kısa bir zaman sonra yola çıkacak duruma gelmiştik.

Ayrılırken Hasan emminin yaptığını bu kez ben  ona  yaptım.  Koca  gövdesini  sarıp sarmalayıp,  sıktım,  sıktım…  İlk  çırpınmada kollarımdan  sıyrıldı.  Ensemden  tutup  kendine çekerken eğilip elini öptüm, sonra da o benim iki gözümü…

“Hoşça kal koca kurt! Ardımızdan dualarını eksik etme, iki-üç hafta sonra buradayım; tütün dolayıp, kahvelerimizi içererek daha çok mavra keseriz.”

“Döndü teyze! Biz gelene kadar kara horoza iyi bak, iyi besle onu!”

# ercan kozanoğlu kaleme aldı: doktor
  • YORUMLAR
adlı kullanıcıya cevap x
İlginizi Çekebilir
Andırın'da Geleneksel Tirşik Festivali düzenlendi
Andırın'da Geleneksel Tirşik Festivali düzenlendi
Pazarcık’ta 3. Geleneksel Birlik ve Dayanışma Konseri düzenlenecek!
Pazarcık’ta 3. Geleneksel Birlik ve Dayanışma Konseri düzenlenecek!
Kahramanmaraş’ta Kitap Seferberliği: Kurumlar Aynı Anda Okudu
Kahramanmaraş’ta Kitap Seferberliği: Kurumlar Aynı Anda Okudu
“Sahne Maraş” Tescillendi!
“Sahne Maraş” Tescillendi!
Son Haberler
Prof. Dr. Mahmut Yardımcıoğlu “Bir oyun platformu evlatlarımızı canileştiriyor”
Prof. Dr. Mahmut Yardımcıoğlu “Bir oyun platformu evlatlarımızı...
Kahramanmaraş’ta öğrenciler dualarla uğurlandı!
Kahramanmaraş’ta öğrenciler dualarla uğurlandı!
Saldırganın babasının ifadesi ortaya çıktı:
Saldırganın babasının ifadesi ortaya çıktı: "Oğlumu psikoloğa...
 Öğretmen Ayla Kara Kimdir? İşte Branşı, Yaşı ve Hayatı
 Öğretmen Ayla Kara Kimdir? İşte Branşı, Yaşı ve Hayatı
Kahramanmaraş’taki saldırıda Can kaybı 10’a yükseldi!
Kahramanmaraş’taki saldırıda Can kaybı 10’a yükseldi!
Çok Okunan Haberler
Kahramanmaraş'ta okulda dehşet! Ayser Çalık'a saldırı
Kahramanmaraş'ta okulda dehşet! Ayser Çalık'a saldırı
Kahramanmaraş'ta okulda katliam girişimi!
Kahramanmaraş'ta okulda katliam girişimi!
Kahramanmaraş’taki okul saldırısına soruşturma! Yayın yasağı kararı alındı
Kahramanmaraş’taki okul saldırısına soruşturma! Yayın yasağı...
Son Yorumlananlar
Kahramanmaraş’ta Belediye'den bugün başlayıp bugün biten personel alım ilanı! 8 kişi alınacak
Kahramanmaraş’ta Belediye'den bugün başlayıp bugün biten personel...
Uzm. Dr. Mehmet Berat Dağ Neden Öldü? Kahramanmaraşlı Doktorun Vefatı Sevenlerini Üzdü
Uzm. Dr. Mehmet Berat Dağ Neden Öldü? Kahramanmaraşlı Doktorun Vefatı...
Kahramanmaraşlı Sporcu Sinem Seyfi’den Çifte Şampiyonluk
Kahramanmaraşlı Sporcu Sinem Seyfi’den Çifte Şampiyonluk
Ahmet Ayaz Kaleme Aldı: BAHAEDDİN KARAKOÇ'UN ARDINDAN
Ahmet Ayaz Kaleme Aldı: BAHAEDDİN KARAKOÇ'UN ARDINDAN

Ana Sayfa
Gündem
Dünya
Siyaset
Ekonomi
Magazin
Spor
Sağlık
Kültür-Sanat
Bilim ve Teknoloji
Eğitim
Yerel
Asayiş
Genel
Çevre
Köşe Yazarları
Foto Galeri
Video Galeri
Üye Paneli
Günün Haberleri
Arşiv
Gazete Arşivi
Anketler
Hava Durumu
Gazete Manşetleri
Nöbetci Eczaneler
Namaz Vakitleri
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Gündem
  • Kültür-Sanat
  • Magazin
  • Sağlık
  • Spor
  • Foto Galeri
  • Video Galeri
  • Köşe Yazarları
  • Üye Paneli
  • Günün Haberleri
  • Arşiv
  • Gazete Arşivi
  • Anketler
  • Hava Durumu
  • Gazete Manşetleri
  • Nöbetci Eczaneler
  • Namaz Vakitleri

  • Rss
  • Sitemap
  • Künye
  • İletişim
  • Kişisel Verilerin Korunması
  • Gizlilik İlkeleri

Sitemizde bulunan yazı, video, fotoğraf ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.

Safransoft