Çoğu zaman mor
rengiyle hemen her şairin/ozanın gönlünde taht kurmuştur
dağ... Bu sebepten dolayıdır ki
dağlar konusunda bu pencereden birkaç söz etmeden
geçemeyeceğim! Jeoloji ilminin bizlere
söylediğine bakacak olursak; dağlar
yeryüzündeki büyük yer tabakalarının uçlarında yükseliyor ve
tabakaları birbirine bağlıyor. Bu
özelliği ile sanki
tahta parçalarını birbirine bağlayan
birer çividir yeryüzünde. Nebe
Suresinin 6. ve 7. ayetleri de bu özellikle paralellik arz etmez mi: “Biz
yeryüzünü bir döşek olarak kılmadık mı? Dağları da birer kazık!..” Lokman
Suresinin 10. ayeti
ise yine dağların bu özelliğini
vurgular niteliktedir: “O, gökleri
bir dayanak olarak
yaratmıştır, bunu görmektesiniz.
Arzda da, sizi
sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz
dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip
yayıverdi…” Kâinatın nasıl
yaratıldığı konusunda tefekkür ederken, o dağlar bize “Her nakış bir
nakkaşı gerektirir” sözünü hatırlatır hep.
Dağlar can kulağı ile dinlendiğinde; o sesli sessizliğin
koynunda ulvi bir ahengin ruhları nasıl dinlendirmiş olduğunu
görürsünüz. Onun zirvelerindeki sessizlik
arttıkça insan adeta kendine yaklaşır, dolayısıyla da
Yaratanına… Bir şairin yüreğindeki fırtına düşlerini savurmuşsa bir
taraflara ve geride
bir kırılmış yürek,
yorgun gecelerin çengeline asılı
birkaç kuru tebessüm bırakmışsa, işte o zaman dağlar
yoldaştır şaire… Bu noktada şair
susar o muhteşem
dağların kayaları şair adına
çığlık oluverir bir
bakıma. Dağlar, kendisine yaslananlar içinse bir arka'dır her zaman.
Gerektiğinde kendisini vadisinde akan sele verir, fakat arka olduğunu ele
vermez hiçbir zaman. Dadaloğlu; “Ferman
padişahın, dağlar bizimdir”
sözüyle, Koç Köroğlu; “Arkam sensin, kal'am sensin dağlar hey” naralarıyla bu
gerçeği nasıl da ifade etmişti…
"Bir Dağcı ve Kayakçının Notları"nda Sayın
Muharrem Barut dağ
konusuna fantastik bir yaklaşımda bulunarak bakınız ne diyor:
“Allah; mekândan münezzeh her yerde hazır ve nazırlığını bırakıp yeryüzünde
yurt edinseydi mutlaka dağlarda yerleşirdi. Yüksek dağlar
biraz bu maksatla yaratılmıştır
hissini vermez mi? Dağlar, tabiatın
alçaklığa, silik düzlüğe
karşı bir nevi isyankârlığı, bizim sağır ve duygusuz
sandığımız taşın, toprağın Yaratanına ulaşmak için azimli bir yükselişi ve
tırmanışı değil midir? Allah, dağları fırsatçı, cüce ruhlar çıkmasınlar diye
sarp ve yalçın yaratmış olmalı. Dağcının, bulutlar üstü zirvelerde bunca
tırmanma ve yorulma pahasına göğsünde duyduğu
geniş inşirah, iliklerini,
benliğinin ta derinliklerini
saran yepyeni yaşama hazzı başka neyle izah edilebilir?”
İnsanla dağ arasında olan rabıta herhalde tutkudur. Çünkü
tutku da bir istenç vardır, yargıları aşan bir coşku vardır. Bir ihtiras vardır
ayrıca bu kavramın içinde. Böyle olunca da dağlara karşı hizmetkarlığımız şart
oluyor bir yerde...















