Nuri, otobüsten inip
valizini aldı. Otogardan çıkıp kahverengi parke taşlarlardan
oluşan kaldırımın üstünde durdu.
Otobüste uzun süre oturduğundan kramp girmiş
gibi tutukluk yapan bacaklarının açılması
için, biraz bekledi.
Kollarını gerip derin
bir nefes aldı.
Valizini alıp yavaş yavaş
yürümeye başladı. Doğduğu yere
kavuşmanın sevinci içindeydi. Çevreye dikkatle
bakan gözlerinde sevgi ve özlem
parıltıları vardı. On dakika sonra
annesinin yanında olacağını düşününce yüzünde bir gülümseme
belirdi. Eve yaklaşırken, nelerle karşılaşacağını düşünüyordu:
“Eski toprak evinde
yalnız başına yaşayan Gülsüm Teyze, her zaman olduğu gibi dış kapının önünde
küçük bir minderde oturmuş, yalnızlığını unutmak için, sokaktan geçenlere
bakmaktadır. Az ötedeki
manav Hasan Efendi, meyve sebze kasalarını, kaldırıma
dizmiş, kendisi de kaldırıma
attığı tahta sandalyenin
yanında ayakta durarak müşteri
bekliyordur. Komşunun on yaşındaki
çocuğu İsmail, sokaktadır şimdi.
Beni görünce, önceki
gelişlerimde olduğu gibi, hemen
bizim eve koşar, geldiğimi
anneme haber verip müjdesini
ister. Annem, elinde
ne varsa bırakır, dış
kapıya kadar koşar,
beni kucaklayıp yanaklarımdan ikişer
kere öper.
Kardeşim Abdulsamet sevincinden oyuncaklarını fırlatıp
yanıma koşar. Babam,
bu saatte iştedir öğlen vakti gelir.”
Nuri bu tatlı hayallerle yavaş yavaş yürürken kuvvetli
bir korna sesi
duydu. Caddenin ortasındaydı. Hızlı
adımlarla Kaldırıma geçti. Yavaşlamak zorunda kalan kamyon, hızlanıp uzaklaştı.
Şoförün, kızarak yaptığı el kol
hareketlerini son anda fark eden Nuri, ona
kızma yerine, daha
dikkatli olması gerektiğini
düşünüp kendine kızdı.
On dakika
içinde evinin bulunduğu
sokağa gelmişti. Gülsüm Teyze her zamanki yerinde yoktu. Manav
Hasan Efendi, düşündüğü
gibi dükkanının önünde
ayaktaydı. Komşunun çocuğu İsmail, bir
grup arkadaşıyla birlikte
oynuyordu.
Nuri'yi görünce oyundan
kopup olduğu yerde donakaldı. Yüzünde
bir mutluluk emaresi yoktu. Bu
çocuk, İsmail değil miydi yoksa? Hayır, İsmail
olduğu kesin, sağ
elmacık kemiği ile şakağının
arasındaki siyah ben
bile yerindeydi. İsmail'den
başkası değil bu.
O halde niçin
daha önceki seferlerde olduğu
gibi koşup Ayşe
Hanım'a oğlunun geldiğini
haber vermiyordu? Kendisini tanımamış
olabilir miydi?
Bu, mümkün değil,
kendisini tanıdığı belliydi. Nuri, gülümseyerek;
“Nasılsın İsmail?” dedi.
İsmail'in bakışları daha bir tuhaf hal aldı. Birden dönüp
koşarak, kendi evine gitti.
Nuri, şaşkınlık içindeydi. İsmail'den sevinip gülümsemesini, koşup
annesine oğlunun geldiğini haber vermesini beklerken ne görmüştü?
Kendisinin bilmediği bir şeyler
olmalıydı. Bu sırrı
çözmek için hızla yürüdü.
Kendi evlerinin dış
kapısına yaklaştığında yan kapıda İsmail'in annesi göründü.
Nuri, Hayriye Hanım'ın
kendisi için kapıya geldiğini anlamıştı, durakladı.
“Hoş geldin.” dedi, Hayriye Hanım. “Hoş bulduk.”
Bir haber verecekti
sanki, İsmail'in annesi. Fakat Nuri
ile göz göze gelmekten korkar
gibi bir hali vardı.
Gözlerini yere dikmişti.
Nuri'ye anlatamadıklarını
toprağa anlatıyordu adeta.
Bir müddet öyle kaldı.
Sonra başını kaldırıp hüzünlü bakışlarını Nuri'nin hasret ve hayret
yüklü
yüzünde
gezdirdi. Bu hali çok sürmedi,
başını tekrar önüne eğdi. Kendisi konuşmadan Nuri'nin bir şeyler sormasını
bekliyordu. Nuri, bu mesajı almış gibi sordu:
“Annem evde mi?” Hayriye hanım yutkundu. “Şey…”
“Evet?”
“Baban evde değil,
kardeşin gün boyunca teyzesinde kalıyor.”
Nuri'nin kolları yanlarına düştü. Annesi ölmüş müydü
yoksa.. Zayıf bir ihtimal
hastanede yatıyordur belki de. Hayriye Hanım'ın, söylemekten çekindiği
şeyin ne olduğunu kuvvetle tahmin ettiği halde sordu:
“Annem yok mu?”
Komşu kadının gözlerinden yaşlar akmaya başladı: “Annen!...”
“Evet annem, ne oldu anneme?
“Demek daha
duymadın. Üç hafta önce rahmetli oldu. Gülsüm Teyze'den bir gün sonra.
Başın sağ olsun”
Nuri, kendisini hızla evin avlusuna atıp
hıçkırıklarla yere çöktü. Toprağı avuçlayıp sıktı.
Hıçkırıkları, yüksek sesle ağlamaya dönüştü.
Yoruluncaya kadar ağladı.















