Bugün

Eşref Şekerli: İnekler Süt Verirken Tavana Bakmazlar

Yayınlanma: 28 Mayıs 2019 - 11:25

Eşref Şekerli: İnekler Süt Verirken Tavana Bakmazlar!

Tarım ve hayvancılık sektörünün ağır abilerinden biri o! Aslen Kahramanmaraşlı! Sosyal medyada hitap ettiği kitlenin büyüklüğü ve dobra dobra açıklamaları sayesinde herkesin tanıdığı bir yüz haline geldi. Türkiye’de tarım ve hayvacılıkla uğraşan yüzbinlerce insanın sesi oldu. Yağmur nereye yağdıysa tarlayı oraya götürenlerden olmadı. Bu özelliği yüzbinlerce insanın gözünde onu yüceltti. Bir süre sonra Türkiye’de parmakla sayılı mesleklerden biri olan Çiftlik Yönetimi Danışmanlığı yapmaya başladı ve bu alanda uzmanlaştı. Türkiye dışında onlarca ülkeyi gezdi buralardaki tarım ve hayvancılığı gözlemledi. Türkiye’ye Reygras Otunu sevdirdi ve bu otun yaygınlaşmasını sağladı. On parmağında on marifet yok belki; ama Tarım Bakanlarının selam durması gereken bir isim: Eşref Şekerli! Tarım ve hayvancılık alanında müthiş bir bilgi birikimi var. Çiftlik Yönetimi Danışmanı Eşref Şekerli ile Kahramanmaraş ve Türkiye tarımı üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. Kendi mesleği olan çiftlik yönetiminin türkiye’de çok yanlış yapğıldığını söyledi. Bu konuyu; ise “İnekler süt verirken tavana bakmazlar” ifadesiyle özetledi.

Uzun ve geniş bir röportaj oldu arşiv niteliğinde! Dileyenler arşiv için bu sayfaları saklayabilirler. Keyifli okumalar.

Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz? Eşref Şekerli kimdir?

1972 Kahramanmaraş doğumluyum. Yüksek okul okumadım. Baba mesleği kuyumculuk. Babamdan kuyumculuk sanatını öğrendim. İmam Hatip mezunu olduğum için bir dönem imamlık da yaptım. 2001 yılında da yaradılışımızın bize getirdiği bazı özelliklerden dolayı da hayvancılığa merak sardık. Bunu bir yatırıma dönüştürmek istedik. 2001 yılından beri aktif olarak tarım ve hayvancılığın içindeyim. Kahramanmaraş’ta o dönemin en büyük kapasiteli işletmesini kurduk. Lakin Türkiye’deki tarım ve hayvancılığın politikası gereği inişli çıkışlı dönemler, hayvanın para etmediği, sütün para etmediği, etin para etmediği dönemler, kuraklıklar, siyasi istikrarsızlıklar, tarım politikasındaki istikrarsızlıklardan dolayı sürekli bir dalgalanma yaşadık. İlerili gerili bir dalgalanma yaşadık. Tabi bu bize çok ciddi tecrübeler de kazandırdı. Yeri geldi zarar ettik. Ciddi paralar kaybettik, tekrar kazandık. Tabiri caizse damdan düşen olduk. Damdan düşeni getir, derler ya şu an tam damdan düşen olduk. Bu sektöre yatırım yapmak isteyen bir kişinin başına nelerin gelebileceğini başından sonuna tümüyle bilebilecek bir standarta geldik. Son 5 yıldır da özellikle tarım ve hayvancılık alanında program yapan televizyonlarda programlar yaptık. Çiftçiyi bilgilendiren, günü yorumlayan, çiftçilerin neler yapması gerektiğini, hayvancıların neler yapması gerektiğini içeren çok seviyeli, düzeyli, güzel güzel programlar yaptık. Yurtdışında çok çekimler yaptık.

Özellikle sosyal medyada bir fenomen haline geldiniz. Medyada da programlara çıkıyorsunuz. Eşref Şekerli nasıl bu kadar popüler oldu?

Aktif olarak sosyal medya kullanıyorum. Sosyal medyayı 2008 yılında kullanmaya başladığımda bana; “O telefonla ne oynuyorsun” diye soran arkadaşlarım vardı. “Çocuk gibi telefonla oynuyorsun” diyenler de vardı. Tabi bizim ne yaptığımızı onlar bilmiyorlardı. Önümüzdeki dönemin artık bir sosyal medya ve internet çağı olduğunu o günden görmüştük. O günden itibaren sosyal medyaya ağırlık verdik. Gerek facebook gerekse twitter, instagram şimdilerde youtube… tabi görsel medya denilince bir çok şeyi içine alıyor. Televizyonlar bu işin en temel noktasını oluşturuyor. Marka bilinirliğini, yüzünüzün bilinirliğini oluşturuyor. Altını siz sosyal medyadaki paylaşımlarınızla dolduruyorsunuz. Güncel yorumlar, güncel paylaşımlar yapıyorsunuz. Çiftçinin, hayvancının ihtiyacı olan, onların da problemlerini direkt ilgilendiren konulardan bahsettiğiniz zaman sizin takipçiniz artmaya başlıyor. Şu an sosyal medya üzerinde 140 bin civarında bir takipçimiz var, iki farklı sayfamız var. Yine Twitter’da 60-70 bin takipçimiz var. Bunlar öyle sanal üfürük takipçiler değil. Sosyal medyada seçici davranıyoruz. Bazen oluyor ki günde 4-5 tane takipçiyi üslüup bozukluğu nedeniyle elemiş de olabiliyoruz. Sizin arkadaşınız olmak isteyen, gerçekten sizin verdiğiniz bilgilere ihtiyacı olan tarım ve hayvancılıkla uğraşan kişileri de ekliyorsunuz. Dolayısıyla bu 130-140 bin kişi şu anda Türkiye’de tarım ve hayvancılıkla birebir iştigal olanlardan olmasa da yüzde 80’i birebir iiştigal eden olsa yüzde 20’si de bu işi şimdi veya ileride yapacak olanlardan müteşekkir. Dolayısyla sektörün nabzını sosyal medya üzerinden tutabiliyor ve yönlendirebiliyoruz, diyebiliriz.

Yani hitap ettiğini kitle ve sahip olduğunuz bilgi ve birikim sayesinde bir nevi çiftçiyi yönlendirebiliyorsunuz.

Çiftçinin ne yapması gerektiği yönünde yol haritasını da çiziyoruz. Doğru yönendirdiğimizden de şüphemiz yok. Öngörülerimiz yüzde 90’ın üzerinde isabet kaydediyor. Geçtiğimiz dönemlerde buğday kaç para olacaktı, arpa kaç para olacaktı, et ne zaman düşer ne zaman çıkar gibi öngörülerimiz tutuyor. Tabi devletin olağanüstü ve yanlış ithalat politikaları bizim bu öngörülerimizi her zaman baltalayan unsurlardan bir tanesi. Ama yine de temelde doğru şeyler söylediğimizden eminiz. Ayrıca çiftlik kurulumu hizmetimiz de var. Anahtar teslimi çiftlik kuruyoruz. Türkiye’nin bir çok noktasında anahtar teslimi çiftlik kurduk. Bir inşaat başlandığı zaman 1-2 yıl sürüyor. Biz de 2-3 ayda çiftlik teslim edebiliyoruz. Modüler sistemler üzerine çalışıyoruz. Birisi bize bir çiftlik sipasirişi verdiği zaman 2 ay sonra çiftliğini teslim alabilir. Yani bu hızla üretiyoruz. Biz modeli oluşturduk. Çiftliğin asgari standartlarını biliyoruz. Hayvanın yaşam alanını, hayvanın ihtiyaçlarını iyi bilirseniz bir çiftliği tasarlamanız çok kolay olur.

Yani ideal çiftliği buldunuz!

 İdeal çiftlik bölgelere göre değişiyor. Yani Kars’ta yapacağınız bir çiftliğin altyapısı ve mimarisiyle Adana’da yapacağınız arasında uçurumlar var. Türkiye çok farklı coğrafi yapıya sahip bir ülke. Hem iklimi hem dağlık alanı, ovası itibariyle çok değişiklik gösteriyor. Dolayısıyla yapacağınız bütün imalatlar da değişiklik gösteriyor. Yatırımcı bizim yanımıza geliyor. Ne istediğini söylüyor. Önce teşvik, hibe, destek kullanacak mı onu öğreniyoruz. Banka kredisi yada sıfır faizli kredi kullanacak mı bunları öğreniyoruz. Çünkü onların prosedürleri çok farklı. Ama yok; “Ben kendi sermayemle yapacağım, bu işi” derse bizim en çok sevdiğimiz müşteri tipi bu! Yani bankayla, devletle uğraşan müşteriler genelde bizim çok tercih etmediğimiz tipler. Odaran farklı teklifler de çıkıyor, bizim sevmediğimiz ilişkiler de doğuyor. Parası olan, ne yaptığını bilen insanlarla çalışma bize keyif veriyor. Onlara en asgari yatırımı yaptırıyoruz. Sonuçta bizim sloganlarımız var. Ben derim ki; inekler süt verirken tavana bakmazlar! Yani bu adam bu çatıyı neyden yapmış, kaç kilo ile bu çatıyı geçmiş, üstündeki malzemenin kalitesi yada kaç para ödendiği ineği hiç ilgilendirmez. İneği ilgilendiren şey; kendisi için tasarlanmış bölgenin kendinin ihtiyaçlarına cevap verip vermediğidir. Uygun yatak var mı, kaliteli yiyecek var mı; hava serin, temiz ve bol oksijenli mi? Su temiz mi? Hayvanı ilgilendiren şeyler sınırlıdır. Yoksa bir hayvanın size, efendim; bu duvarları fayans yapmışlar. Ben 2-3 litre daha fazla süt vereyim demesini beklememek lazım.

İnsanlar sizi daha çok ne için takip ediyor?

İnsanlar bizi yaptıkları işe yön vermek için takip ediyorlar. Mesela buğday ekim zamanıydı. Biliyorsunuz döviz fiyatlarının artışıyla birlikte ciddi anlamda gübre fiyatları arttı. Gübre fiyatları iki katına çıkınca özellikle buğday üreticisi; “Yahu zaten bin liraya satıyoruz bu malı” dediler, hesap yaptılar, zarar ediyorlar. Ben bir paylaşım yaptım. Dedim ki bakın arkadaşlar; “dünyadaki gelişmeler, ülkemizdeki gelişmeleri üst üste koyduğum zaman 2019 yılının buğday fiyatının bin 400 lira olacağını düşünüyorum” dedim. Beni çok seven takipçilerim dahi; “Yahu Eşref Abi ne konuşuyorsun Allah aşkına! Yahu biz bin lirayı bile alamıyoruz sen bin 400 liradan bahsediyorsun. Mümkün değil böyle bir şey!” dediler. “Arkadaşlar bana güveniyorsanız buğdayınızı ekmeye devam edin. Bu ülkenin en azından 20 milyon buğdaya ihtiyacı var. Ve bil ülkenin en az üç yıllık stokunun olması gerekir. Savaş var, yokluk var, kıtlık var. Her şey var. Buğday bir stratejik üründür. Tamam, biz Atak Helikopteri üretebiliriz, başka bir şeyi üretebiliriz ama acıktığımızda helikopteri yiyemeyiz. Tabi ki savunma sanayi çok önemlidir; ama bir gıda savunma sanayi kadar önemlidir, stratejiktir. Ve bir maliyeciye, muhasebeciye terk edilmeyecek kadar önemli bir meseledir. Yeri gelir zarar edersiniz, zarar ettiğiniz halde yapmanız gereken işlerden bir tanedir.” Biz, çiftçileri bu yönde yönlendirdik. Bize inananlar buğdayı ektiler. Bu yıl yağışlar çok güzel gitti. Cumhurbaşkanımız açıkladı: Taban fiyat bin 350! Bakın! Piyasayı biliyorum ben. Maliyetleri de biliyorum. Dünya piyasalarını da biliyorum. Emin olun! Devletin açıkladığı fiyatın üstünde fiyat olacak. Yani buğday üreticisi geçtiğimiz üç beş yılın kaybını belki bu yıl karşılama fırsatı bulacak. Ne oldu bu defa? Sosyal medya sayesinde yüz binlerce insana, şimdi bizi 100 bin kişi takip ediyor; ama ben bir bakıyorum bazen bin kişi paylaşmış. Şimdi bin kişi paylaştığı zaman çarpanlarıyla birlikte yüz binlerce insana ulaşıyoruz. Bazen sokakta yürüyemiyoruz. Bazen bazı illere gidiyoruz. Bizi herkes tanıyor. Eken, ekmeyen, hayvana sevgisi olan da yakalıyor bizi. “Benim hiç hayvanım yok; ama sizi izliyorum” diyor. Dolayısıyla doğru tespitler, doğru teşhisler… Bunlar bizim izlenmemizi sağlayan sebepler oldu.

Çiftlik yönetimi danışmanlığı nedir? Bunun meslek olarak Türkiye’deki karşılığı nedir?

Türkiye’de çiftliklerin doğru yönetilmediğini gördük. 2001 yılından bu tarafa edindiğimiz tecrübelerimizle kendi çiftliğimizi de yönetirken çok büyük hatalar yaptığımızı, bu işin temeline inemediğimizi gördüm. Sorun nerede? Özellikle teknik adam yetiştiren üniversitelerimizin veteriner, teknisyen ve ziraat mühendisi yetiştirirken sadece akademik bilginin onlara verildiğini saha tecrübesinin, uygulamanın verilmediğini yada eksik verildiğini ya da yetersiz verildiğini gördük. Üniversitelerden çıkan öğrencilerin bizim yaralarımıza merhem olmayacağını gördüğümüzde; bu işi bizim öğrenmemizin artık bir zorunluluk olduğunu kabul ettik. Ve oturduk bu işi kendimiz öğrendik. Gidip başkasının hayvanını tedavi etmiyoruz. Böyle bir uygulamamız yok. Bir başkasının mesleğine soyunmuyoruz. Ama çiftçi ve hayvancı olarak amacımız şu: Hayvanımızı ne yaparız da hasta etmeyiz? Bu da bir iş kol! Türkiye’de olmayan bir iş kolu! Nedir? Eşref Şekerli bir çiftliğe danışmanlık yaparsa ne yapar? Birincisi: Bio güvenliği sağlar. Yani işletmenin giriş çıkışını, kontrol altına alır. Her önüne gelen işletmeye giremez. Her önüne gelen araç işletmeye giremez. Bütün hayvanlar kayıt altındadır. Bütün hayvanların hastalıkları tespit edilir. Hayvandan insan ageçen hastalıklar var mı yok mu? İhbari mecburi hastalıklara karşı testler yapılır. Önce sürü sağlama alınır. Sonra koruyucu hekimlik uygulamaları hayata geçirilir. Yine bunlar bünyemizde bulunan, dışarıdan teknik destek ve hizmet aldığımız veteriner hekimler, profesyonel hekimler ve üniversite hocalarıyla yaptığımız iş birliği çerçevesinde işletmeyi rayına oturturuz. Hayvanı daha ucuz nasıl besleriz? Hayvana daha yüksek konforu nasıl sunarız? Hayvandan daha yüksek süt verimini nasıl alırız? Bir litre sütün maliyetini nasıl düşürürüz? Bir kilo etin maliyetini nasıl düşürürüz? Bunlar için o işletmede yapılması gereken her şeyi yaparız. Bizimle çalışan bir müessese altıncı ayın sonunda, para kazanamıyor, zarar ediyor haldeyken aldığımız bir müessese kar ediyor hale gelir. Teslim aldığımızdaki verileri yazarız. Yılda bir defa yavru alabiliyor mu? Ortalama süt verimine ulaşabilmiş mi? Süt-yağ-proteinde Avrupa standartlarını yakalayabilmiş mi? Somatik hücre toplam bakteri, hayvanları yeniden gebe bırakabilme, tedavi masrafları… Diyelim ki standart 100 başlık bir işletmede aylık tedavi gideri 5 bin lira ise bizim ilgilendiğimiz çiftliklerde bu 500 lira bin liradır. Neredeyse tedavi edilecek hayvan yoktur. Çünkü hastalığa yol açan bütün unsurları kapattığınız zaman geriye size sapasağlam bir hayvan kalıyor. Koruyucu heklimlik! Meselenin temeli bu! Yani biz aslında hekim değiliz; ama bir hekime ihtiyaç duymaz hale getiriyoruz işletmeyi! Dolayısıyla bu nedir? Kazançtır! Bu yönüyle çiftlik yönetimi ve danışmanlığı dediğimizde işin çerçevesini böyle çizebiliriz.

Bizim bitkisel üretim tecrübemiz var. Türkiye’de yem bitkileri denildiği zaman akla gelen üç beş kişiden birisiyiz çok şükür. Bu konuda alternatif, kaliteli kaba yemleri dünyanın farklı ülkelerinden, yerinde tespit yaparak, uyumlu olan çeşitleri ülkemize taşıdık. Bu ürünlerin başında Reygras Otu geliyor. Dünya’nın her yerinde yaygın olarak tercih edilen bir otun Türkiye’de hiç üretilmediğini gördük, bugün Almanya’da toplamda üç yem fabrikası varken; Türkiye’de 500 yem fabrikası var. Almanya bizlere dünyanın hayvanını satabiliyor, ama biz hiçbir ülkeye hayvan satamıyoruz. Çünkü bizim otumuz yok. Yanlış bilinen bir yaygın bilgi var. Herkes diyor ki; “Bizim güneşimiz çok, otlar yeşermiyor. Avrupa’da yağmur var.” Ama Avrupa’da da güneş yok. Bir bitkinin sadece suya ihtiyacı yoktur, güneşe de ihtiyaç var. Türkiye bu gibi üretimler için daha ideal bir iklime sahip.

Mera hayvancılığımız çöktü. Dağlar tepeler boş duruyor. Bizim ota ihtiyacımız var. Bu sebeple “Ot olmadan et olmaz, ot olmadan süt olmaz” diyerek yola çıktık. Hayvanlarımızı bedava besleyelim. bugün kesif yem ham maddesi için yurtdışına 5-6 milyar dolar para ödüyoruz. Dövizimiz dışarı gidiyor. Hal bu ki iç dinamiklerimizde var olan toprağımızda yetişen otlarla beslemiş olsaydık, daha sağlıklı ve bedavaya mal ederdik.

Son beş yıldır çiftçilerimiz ve hayvancılarımız üzerinde bir bilinç oluşturduk. İnsanlar bize inandılar. Bugün yonca, tritikale, yulaf, çavdar, yemlik bezelye, mürdümük, Reygras Otu gibi alternatif kaba yemlerin hangi toprak yapılarına uygun olduğu, hangi iklimlerde daha iyi olduğu, hangi hasat yöntemleriyle hasat edilmesi gerektiğini... Bunları hangi dönemde hasat yapalım gibi tüm teknik detayları da vererek bir çiftlik sahibini fabrika yemine bağımlı olmaktan kurtararak kârlı hale getirdik. Bütün bu işlemleri çiftlik yönetimi danışmanlığı adı altında danışanlarımıza sağlıyoruz.

Yerelde Kahramanmaraş, genelde ise Türkiye’deki hayvancılığı nasıl yorumluyorsunuz?

Kahramanmaraş’ta hayvancılık istenilen ivmede ilerlemiyor. Türkiye’nin sorunu neyse Kahramanmaraş’ın sorunu da o! Bir alıcı sorunu yaşıyoruz. Bir alıcı yok. Diyorlar ki şehrimizde dondurma üretiliyor, sütün en çok yoğun kullanıldığı yer, büyük çaplı fabrikalar şehrimizde... Satış sorunumuz yok, evet ama tahsilat sorunumuz var. Paranın hak sahibine gereken süre zarfında ödenmemesi, para yerine yem dayatılıyor olmaması yahut verilen paranın hak edilenin altında olması gibi sorunlarla karşılaşılıyor. Ödenen para hayvancının asgari yaşam standartlarını karşılayamıyorsa bu iş yapılabilir olmaktan çıkıyor.

Herkes etin pahalı olduğunu söylüyor, et pahalı ama sigaranın paketine günde 15 TL ödeyen birinin etin pahalılığından şikayet etme hakkı yok. Bir paket sigaradan feragat eden biri günde 300 gram et tüketebilir. Kaldı ki bu et ağaçta yetişmiyor. Kaldı ki, bir şişe suyun 1 TL’ye satıldığı günümüzde ineğin memesinden dolaşarak gelen sütün, 1.5 TL’den işlem görmesi akla zarar bir durum. Eskiden Avrupa’da sütün ucuz olduğu söylenirdi. Şimdi Avrupa’da da süt ucuz değil. Avrupa ile sürekli bizi kıyaslıyorlar, Avrupa standartlarına çıksak, sütün litresini yaklaşık 2.20 TL’den satmamız gerek. Yeni açıklanan referans fiyat 2 TL ama hayata geçmesi meçhul. 1.5 TL’den süt satan insanların para kazanması mümkün değil. Ülkemizdeki çiftçi ve hayvancılar suiistimal ediliyor. Zenginin sofrasına fakirin ekmeği meze yapılıyor. Yazık, bu durumda kimin suçu var, sivil toplum örgütlerinin suçu var. Gerçekten çiftçinin hak ve menfaatlerini savunmaları gereken, çiftçi ve hayvancılardan aidat alarak hayatını devam ettiren kurumların politize olmaktan vazgeçip, koltuk sevdasından çıkıp, çiftçinin derdiyle dertlenmesi lazım. 16 yıllık Ziraat Odaları Başkanı geçtiğimiz seçimde yine seçildi. 309 delegenin 308’inin oyunu aldı. Buna göre Türkiye’deki herkes birbiriyle çok iyi anlaşıyor olması gerek. Türkiye’deki herkesin aklı fikri, düşüncesi aynı demek, Türkiye’de her şey çok güzel yönetiliyor demek. Ama öyle mi? Değil. Ortada bir sorun var; ama başka bir Ziraat Odası Başkanı adayı yok. Demek ki bu sistem çökmüştür. Sivil toplum örgütlerinin anayasası yeniden yazılmalıdır. Genel kurullar, delege seçimleri şeffaf olmalıdır. Türkiye iki yıl önce biliyorsunuz maliye tarafından gümrük vergileri sıfırlandı. Yurtdışından ciddi anlamda ithal buğday, arpa, mısır girdi. Bundan dolayı çiftçilerimiz perişan oldu ama bahsettiğimiz sivil toplum örgütleri seyirci kaldı. Çünkü politize olmuşlar, çünkü artık seslerini çıkaramaz olmuşlar. Seslerini duyuramaz olmuşlar, artık asli görevlerinin dışında başka şeylerle uğraşıyorlar. Türkiye’de belki de tarım ve hayvancılığının yükselişinin önündeki en büyük engel doğru şekilde temsil edilmemesi. Tarım ve hayvancının hakkı aranmıyor, çiftçinin sesi duyulmuyor. Basın ve medyada da olması gerektiği kadar yer almıyor. Televizyonlarda sürekli et pahalandı, süt içmek zararlıdır, ekmek zararlıdır gibi yaklaşımlarla üreticinin önü baltalanıyor. Devletin bu konularda garantör olması gerekiyor. Nasıl ki Osman Gazi Köprüsü, ihale edilen şirkete, köprü vatandaşlar tarafından kullanılsa da kullanılmasa da köprüyü şu kadar vatandaş kullanmış gibi taahhütte bulunuyorsak; bu ülkenin buğdayını, mısırını, etini sütünü üreten insanlar için de garantör olmak zorundayız. Aksi takdirde bu sektörler her geçen gün ivme kaybetmeye devam eder. Tarım ve hayvancılarımızın yüzde 90’ı bankaya borçlu, çiftçi Bağkur’unu yatıramayan insanlarımız var.

Kahramanmaraş’ta hayvancılık, uluslararası standartların neresinde?

Kahramanmaraş’ta faaliyet gösteren büyük ölçekli 4-5 süt sığırı işletmesi var. Bunlar hastalıklardan ari işletmeler, somatik hücre ve toplam bakteri bakımından Avrupa Standartlarını yakalamış durumdalar. Avrupa’ya ihraç edilebilir nitelikteki sütü üretebiliyorlar. Ancak bu bizim toplamdaki Kahramanmaraş hayvanımızın yüzde kaçı ediyor derseniz pek bir şey etmez. Bu değerler de önemli elbette çünkü bu işletmelerden çıkan damızlık hayvanlar yine çiftçimizin elinde bir damızlık materyali olarak, doğarak, üreyerek bu kaliteli hayvanların çoğalması söz konusu olacak. Erzurum’da bir çiftliğe danışmanlık yapıyorduk. Çiftlikte Simantal ırkı hayvanlar besleniyor. Oradan çıkan erkek hayvanları bölge halkına damızlık olarak satıyoruz. Sattığımız boğalar sayesinde beş yıl içerisinde o bölgedeki hayvan ırkı değişti. Gen ıslahı denilen şey budur. Bölgedeki örnek işletmelerin varlığı, bölgedeki küçük aile işletmeleri için rol modeldir. Büyük işletmelerin uygulamalarını birebir kopyalasalar otomatikman başarılı olurlar. Dolayısıyla Kahramanmaraş’taki eli taşın altında olan yatırımcılar gerçekten zor bir iş yapıyorlar.

Yerelde Kahramanmaraş, genelde ise Türkiye’de çiftçilerin en büyük problemi ne?

En büyük problemleri fiyat! Meçhule doğru giden bir gemi bunlar. Kaça satacaklarını bilmezler. Kim alacak bilmezler. Karşılığında bize parayı ne zaman verecek, bilmezler. Bu insanlar böyle geçmişe oynadıkları halde bu insanların hakkı yenilir. Ben istiyorum ki aynen AVRUPA’DA, Amerika’da olduğu gibi önümüzdeki yıl buğdayı kaç paraya satacağını adam bilsin. Ona göre; “Ben bu sene buğday mı ekeyim, ekmeyeyim mi?” diye düşünsün. Bir istatistiğimiz yok bizim. Bugün var olan ekilebilir arazilerimizin ancak yüzde 50’si Çiftçi Kayıt Sistemi’ne dâhil. Diğerleri dâhil değil. Neden? İşte Veraset Kanunu ile paramparça olmuş, ektiği yerleri ibra etmekten aciz, işini yapamayan, kira sözleşmelerini bir türlü tamamla yamayan insanların bulunamadıkları beyanlardan dolayı istatistikler sürekli olarak yanılıyor. Dolayısıyla ülke olarak da biz önümüzdeki yıl ne üreteceğimizi bilmiyoruz.

Son yıllarda Reygras otu yayılmaya başladı. Reygras Otu nedir? Faydaları nelerdir?

Reygras Otu, buğdaygil bitkisidir. Özellikle Amerika’da, İspanya’da, Kanada da, Avrupa’nın tamamında, Avustralya’da, Uruguay’da, Brezilya’da çok yaygın olarak ekimi yapılan tek yıllık bir buğdaygil bitkidir. Bünyesinde yaş olarak biçildiğinde 16 protein, kuru olarak biçildiği zaman 12 protein bulunduran bir besi hayvanının yaşam payı dediğimiz payı tümüyle karşılayabilen bir ot. Yeşil olarak 15 kilograma kadar yiyebilir, hayvanda hiçbir metabolik hastalık yapmaz. Hatta hasta olan hayvanların bile tedavi olmasını sağlayabilir. Yeniden gevişme ve ruminasyonu sağladığı için işkembe ortamını sağlıklı hale getirebildiği için böyle bir özelliği de var. Bu kaliteli otun hayvanlarda kullanılması durumunda kesif yemine ve fabrika yemine olan bağımlılığı tümüyle bitecektir. Bu da ne demek? Maliyetlerin düşmesi demek. Şimdi sağlıkta kazandınız, maliyetleriniz düştü ve ülke olarak kesif yem hammaddesini ithal etmekten kurtardınız. Cari açık veren bir ülke için çok önemli bir ürün olduğunu düşünüyorum. Tanıtımı için elimden geleni yaptım. Elhamdülillah başarılı olduk. Hiç kimse bu otun ismini bilmezken; bugün herkes ekiyor. Mesela Samsun’da cami imamı olan bir arkadaş bizi televizyondan izliyor. Hayvanı filan da yok. “Yahu ben şu adamı seviyorum, inanıyorum” diyor ve caminin bahçesine ekiyor. Hasat yapmış, bize gönderdi. Otları çiftçilere dağıtmış. “Abi, bu ot Allah’ın nimeti, böyle bir şey olamaz” diyor. Yani bin metrekareden bir ton kuru ot alıyorsun. Ama insanlar gidip yemin torbasına 100 lira vermek istiyorlar; ot konusuna gelince de 40 tane mazeret uyduruyorlar. 

Reygras otu, memleketiniz Kahramanmaraş’ta yaygın bir şekilde kullanılıyor mu?

Hayır kullanılmıyor. Kahramanmaraş, kaliteli bir arazi varlığına sahip. Otla çöple uğraşılacak araziler değil. Kahramanmaraş’ın arazileri, endüstriyel, daha yüksek katma değerli ürünler yetiştirilmesi gereken araziler. Kahramanmaraş bir tekstil memleketi: Bana sorarsanız Kahramanmaraş arazilerinde, en iyi pamuk nasıl yetiştirilir, ben bunun üzerinde çalışırım. Kahramanmaraş’ın sanayisi neye hizmet ediyorsa ya da neye ihtiyacı varsa bugün Türkî Cumhuriyetlerinden veya Amerika’dan pamuk geleceğine kendi memleketimin toprağında yetişmiş pamuğu kullanmak benim için daha avantajlı! Daha caziptir. Kahramanmaraş’ta yüksek katma değer oluşturabilecek biber, mısır ve pamuğun ekilmesinin, buğday ekilmesinin çok daha mantıklı olacağını düşünüyorum. Ancak küçük parçalı araziler, toprak kalitesi daha düşük bölgelerde Reygras Otu ekimi yapılabilir. 

Kahramanmaraşlı çiftçilere ne tür tavsiyelerde bulunursunuz?

Sadece Kahramanmaraşlı çiftçilerin değil de tüm Türkiye’deki çiftçilerin şöyle bir problemi var: Veraset Kanunu! Babanız vefat etti; 5 kardeşsiniz, tarla 5’e bölünüyor. Adam gidiyor, 5 tane traktör alıyor. Etrafını dikenli telle çeviriyor ki kardeşinin tarafına mayın döşüyor. Bundan dolayı biz iflah olmuyoruz. Aslında toprakların parçalanması Türkiye’nin başının bir belasıdır. Kahramanmaraş’ın da daha çok başının belasıdır. Parseller küçüldükçe ne oluyor? Siz artık o parselleri yönetemez hale geliyorsunuz. Rantable olmuyor. Ekonomik olmuyor. Kocaman bir traktör almışsınız 20 dönüm bir yere hizmet edecek. Topluyorsunuz, çıkartıyorsunuz, kurtarmıyor. Bu defa büyük bir alıcıya tarlanızı devrediyorsunuz. Şu anda Kahramanmaraş’ta toplasanız 10-15 tane büyük arazi sahibi kişiler, bu küçük şahısların elindeki 10-15 dönümlük arazileri toplaya toplaya geniş araziler oluşturmaya başladılar. Bu da eskiden o işi yapan insanların artık başka iş de yapamayacaklarına göre; sattıkları tarlaların aralarını yiyebilecekleri kadar bir ömürleri, yaşam standartları var. Ondan sonra çiftçi bağkuru emeklisi olarak emeklerine devam edecekler. Benim gördüğüm en büyük problem bu! Çözümü ne? Bir türlü ortaklık kültürünün yaygınlaştırılması, bu tarla sahibi olan akrabaların ya da kardeşlerin bir şirket çatısı altında toplanarak aynen bir müesseseyi yönetir gibi arazilerin parçalanmasını önleyerek; tek bir ağızdan daha teknik yöntemler kullanarak günün fenini, ilmini kullanarak daha kaliteli katma değerli ürünlerle tarlalarını ekmelerini tavsiye ederim. Son birkaç yıldır özellikle Antalya’da sera işlerinde çalışan Kahramanmaraş’ın Bertiz Mahallesi’nden arkadaşlarımız var. Gitmişler Antalya’da 10-15 yıl domates seralarında çalışmışlar. İşi öğrenmişler. Şimdi onların getirdiği yeni bir ivme var. Seracılık Kahramanmaraş’ta çok hızlı bir şekilde yaygınlaşmaya başladı. Bu umut verici bir durum. Açıkçası alternatif olması sebebiyle ben bu olayı önemsiyorum.

Hayvancılık yapmayı düşünenler işe nereden başlamalı?

Çok güzel bir soru. Bunu sabaha kadar anlatsak bitmez. O yüzden kısaca anlatayım. Bir anektod paylaşayım: Adam yolda bir tane nal bulmuş. Demiş ki; 3 nal bir at bulunca bitti bu iş. Ben bu işi başardım. Yani elinde henüz nal bile bulunmayan adamlar, hayvancılık yapmak istiyorlar. Hayvancılık bir meslek değildir. Yaşam biçimidir. Avrupa’da, Almanya’da, Amerika’da, dünyanın her yerindeki çiftçilerle tanışma fırsatı buldum. Benim gibi kuyumculuktan sonra hayvancı olmuş bir kişi bile yok. Böyle bir şey yok. Ya babası hayvancı, ya onun babası hayvancı! Yüz yıldır, iki yüz yıldır hayvancı! Bu kültür onlara aktarımla gelmiş, artık bunu bir yaşam biçimi olarak benimsemişler. Dolayısıyla teşvik, destek, hibe veriliyor diye ya da sıfır faizli kredi var diye hayvancılığa atlamak kadar büyük bir yanlış yok. Eğer “illa ki ben bu işi yapacağım, kaşınıyorum” derslerse Kahramanmaraş tabiriyle, çok kaşınıyorlarsa öncelikle bütçelerini gözden geçirsinler. Bu iş için ne kadar para ayırdılar? Bu iş için arazileri var mı? Ya da bu işi yapmayı düşündükleri yerde kiralamaya müsait arazi varlığı var mı? Bunları araştırsınlar, kaliteli kaba yemi temin etmeden; yani hayvancılığın sigortası olan kaliteli kaba yemi temin etmeden, bunun garantisini sağlamadan hayvancılık faaliyetine girmek bir hayal olur. Kaldı ki şu soruyu sorssunlar: Evet, ben bugün hibe, teşvik, destek var diye bu işe girdim. Yarın benim çocuğum, benim eşim, çocuklarım bu hayvancılık mesleğini yapacaklar mı? Kahramanmaraş’ın yatılı bölge tarafında lüks evlerinde oturarak Maraş altındaki yazılarda çiftçilik yapmak isteyen bir çocuğum var mı benim? Yoksa hayal! Senin işin de senin ölümünle bitecek ve sonlanacak demektir. Türkiye’de 2-3 nesil birbirine aktarılmış bir çiftlik yok. Yani elle gösteremeyiz. Ama ben Almaya’da, Avrupa’da 1877’de kurulmuş çiftliklerden hayvan aldım. Dolayısıyla bunun bir kültür olduğunu, bir yaşam biçimi olduğunu ve bir meslek olmadığını haykırıyorum. Mesela bazı adam acıyı seviyor, acı yemekten keyif alıyor, biber atıyor. Ben de acıyı hiç yiyemiyorum. “Yahu bu yemeğe biber atıp mahvettiniz” diyorum. Öbürü de diyor ki; “atmazsam tadı gelmez.” Onun gibi bu yaratılışla alakalı bir şey. Bir adam yorulmaktan keyif alır, bir adam yatmaktan keyif alır. Dolayısıyla yaratılışınızdan size verilen donanımları gözden geçireceksiniz. Siz bir hayvancı adayı mısınız? Yani gecenin bir vakti; “Abi inek doğuramıyor, gel” dediklerinde “Lan başlarım ineğine” mi diyeceksiniz yoksa koşarak gidecek misiniz? Bu mizaç, karakter sende var mı? Telefonun 24 saat açık mı? İnsanlara karşı tahammülün var mı? hayvanları seviyor musun yoksa sadece para kazandırdığı için mi bu işi yapacaksın?

Biz çiftlik yatırımı ve danışmanlığı çatısı altında bir de yatırımcılara bu yatırımı yapmalı mı yapmamalı mı sorusunun cevabını veriyoruz. Bizle görüşmeye geldiklerinde, bu işi yapabileceklerini anlamak için sorular soruyoruz, inanın bizle görüşen 10 kişiden 9’una “Maalesef bu iş size göre uygun değil” uyarısında bulunuyoruz. Çünkü çılgın yatırımcı diye adlandırdığımız, bu tip yatırımcılar sektördeki gerçek aktörlerin işini bozuyorlar. Çılgın yatırımcılar işlerinin maliyetini hesaplayıncaya kadar geçen 3-4 yıl içerisinde piyasayı bozuyorlar. İşte bu teşvik destek mekanizmasının bu anlamda Türkiye’de doğru yönetilmediğine inananlardan biriyim. Herkes hayvancılık yapamaz.

Hayvancılık sektöründe en karlı iş nedir? Karlı çıkmaları açısından insanlara küçükbaş hayvancılığı mı önerirsiniz yoksa büyükbaş hayvancılığını mı?

Türkiye’deki endüstri ve tüketim alışkanlığı maalesef küçükbaştan büyükbaşa doğru bir kayma yaşanıyor. Geçmişte tükettiğimiz etin büyük çoğunluğu küçükbaştan sağlanırken şu anda sanayicinin işine kolay geldiği için büyükbaşa doğru ciddi bir kayma oldu. Damak tadımız değişti. Eskiden Kahramanmaraş’taki kasaplarda dana eti bulamazdık, şimdi kuzu eti bulmakta zorlanıyoruz. Doğudaki terör belasından dolayı, ordaki cazibesi olan otun 7-8 ay arazide kaldığı bölgelerde, terörden dolayı insanlar batıya doğru göç ettiler. Hayvancılık bitti, Van’ın, Batman’ın, Şırnak’ın büyük sürüleri artık yok. Terör bu işin en büyük baş belası, ikinci olarak meraların bitirilmesi, işgale ve istilaya uğraması. Kim işgal ediyor diyecek olursanız yerel yönetimler işgal ediyor. Belediye, büyükşehir belediyesi oluyor, köyler mahalle oluyor, köylerdeki mera alanları da inşaat sahasına dönüşüyor. İnsanlar rastgele meralara binalar dikerek kendi ayaklarına sıkıyorlar. Köylerde muhtarlar veya yandaşları kafalarına göre meraları kullanıyor. Sonra diyorlar ki ‘Vay bizim meramız nereye gitti’ meraların bir yere gittiği yok, siz götürdünüz. Cumhuriyet tarihinden bu yana meralar yüzde 50 oranında küçülmüştür. Var olan meralar da işgal altındadır. Aşırı otlatmadan dolayı bitki örtüsünü kaybetmiştir, devletin bunu yeniden ıslah edecek bütçesi yoktur. Yılda devlet meraların yüzde birini ikisini ıslah eder, tekrar o meraya sıra gelinceye kadar da o mera elli kez ölmüş olur. Dolayısıyla mera yoksa mera hayvancılığı da yoktur. Mera hayvancılığı da olmadan küçükbaş üreticiliği olmaz. Yem küçükbaşın ayağına taşınırsa para kazandırmaz.

Küçükbaş hayvancılıkta nelere dikkat etmek gerekir?

Türkiye’de küçükbaş hayvancılık yapılacaksa öncelikle bölgenin iklimine ve coğrafyasına uygun bir ırk seçimi yapılmalı. İkinci olarak yüzde 80 ikiz doğuran bir ırk seçilmeli. İki yılda 3 kez doğum yapmalı. Eğer bu özellikleri taşımıyorsa küçükbaş hayvancılığı kâr sağlamaz. Süt koyunu beslemek doğru bir tercih değildir. Koyun sütü para etmiyor. Küçükbaş hayvancılığının tavsiye edilmesinin sebebi yatırım maliyeti düşük, geri dönmesi kolay. Büyükbaş hayvancılık artık ciddi bütçeler istiyor. Bugün yüz baş hayvancılık yapmak isteyen biri minimum 2 milyon TL değerinde yatırım yapmalı.

Et ve süt fiyatlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sigaranın paketine 15 TL harcayan birinin et fiyatından şikayet etmeye hakkı yok. Şu anda et en kaliteli ve ucuz protein kaynağıdır. Türkiye’de son iki yıl içerisinde yüzde 25’in üzerinde enflasyon olmuştur. Girdi maliyetleri yüzde 40-50 civarında artmıştır. Etin satış fiyatları ise iki yıl önceyle aynı düzeyde kalmıştır.

Dünya’daki et fiyatlarıyla ülkemizdeki et fiyatlarının karşılaştırılmasında bir hata yapılıyor. Dünya’da etin büyük çoğunluğu domuz ile karşılanıyor. Eti domuzdan temin eden bir ülkeyle bizim ülkemizi kıyaslamak doğru olmuyor. Onların hiç yemediği bir şey yediğimiz için fiyatının yüksek olması gayet doğal. Biz domuz yemediğimiz için bu açığı kapatmak için diğer ülkelerden daha fazla çalışmamız ve daha fazla hayvana sahip olmamız gerekiyor. Kaldı ki Avrupa’da hayvanlar ot ile besleniyor. Bize hayvanların fabrika yemiyle beslenmesi gerektiğini kim aşıladıysa en büyük kazığı o atmış. Bizim hayvan varlığımız söylenen kadar değil. Bir diğer büyük sorunuz mu, Türkiye’de 80 milyon nüfus var 40 milyon turist var 5 milyon da mülteci var. 125 milyon tüketici var. Devletin belirlediği rakam 16 kg, oturup bir hesap yapalım, kendi yediğimiz eti hesaplayalım. Bugün iki güne bir etli yemek yiyoruz. Eskiden inşaatta çalışan ameleler soğan ekmek yerlerdi. Domates salatalık yerlerdi. Bugün domates salatalık yiyen ameleler görmüyoruz, tavuk döner, et döner yiyorlar. Dolayısıyla bir vatandaş iki güne bir 100 gram et yiyorsa bile devletin belirlediği rakamların çok üstüne çıkıyor. Dolayısıyla bizim tüketimimiz söylenenin çok üstünde, hayvanımız da söylenenin çok altında, bu yüzden yılda 1 milyon hayvan, 250 bin ton et ithal ediyoruz. Yaklaşık bir o kadar da ülkemize kaçak yollarla et giriyor. Yani üretimin fiyatlandırmanın düzeldiği bir dünyada tarımın ve hayvancılığın da Türkiye için çok önemli stratejik, büyümeye müsait, önemli sektörlerden biri olduğunu düşünüyorum.

Devletimiz, çiftçi ve hayvancının üzerine çok gitti. Geçtiğimiz 5 yıl içerisinde ve bu adamların sesi çıkmadığı için kim battı kim çıktı belli de olmadı. Açıkçası insanların ne çektiğini ben biliyorum. Şunu soruyorum yetkililere, devletimizi yöneten insanlara: Bu insanları canlarından bezdirip, bu insanları sektörden kaçırıp, bu insanları bıktırıp ne yapmak istiyorsunuz? Yani başka bir alanda bu adamlara iş buldunuz da o tarafa mı kaydırmak istiyorsunuz? Bu adamlar genelde çiftçilik yapan insanlar. Ben camiayı biliyorum. Nefsimizden aşağısı yok. Eğitim seviyesi düşük, başka bir meslek bilmeyen, başka bir işi yapamayacak olan, bildiği tek iş bu olan adam var. Babası da çiftçiydi; onun babası da, onun babası da… Bu adamı sen alıp da başka hangi işte istihdam etmeyi düşünüyorsun? Bu adamlar işsizler ordusunu oluşturacak ve sen devletin bakmakla yükümlü olduğu adam sayısını arttırıyorsun, yaptığın bu şeyle. Kendi kendine başının derdine düşen, başının çaresine bakan adamı, çaresizleştirip, şehre göçürüp, sosyal yardımlarla ayakta duran, devletin sürekli bakımına muhtaç, istediğin zaman da sana istediğin oyu veren adam haline dönüştürmek istiyorsun. Bu da doğru bir şey değil. Bir yerde patlayacak. Stratejik, savunma sanayi kadar önemli olduğunu düşündüğümüz bir alanı bu kadar hoyratça tahribat yapmaya da hiç kimsenin hakkı yok. Bu ülkenin dış politikası, eğitimi, tarım ve hayvancılık politikalarının herhangi bir siyasi anlayışa bağımlı operasyonlar olmadığı, hangi siyasi parti gelirse gelsin hiç değişmeyen, en az 10-20 yıllık projeksiyonlara ihtiyacı olduğunu düşünen insanlardan birisiyim.

Son olarak kurban fiyatlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

2 yıl önceki fiyatlarda satılıyor zaten kurban fiyatları şuan da. Bence hiç pahalı değil. Şimdi şöyle düşünün: Bir şey pahalı olsa ne olur? Yani 365 günde 1 defa satın aldığınız bir şey, geçici bir süreyle 500 lira 1000 lira pahalı olsa ne olur?  İnsanlar kurbanı ucuza almaya çalıştıkları kadar başka şeyleri ucuza almaya uğraşsalar, her gün aldıkları şeyleri ucuza almaya çalışsalar, her gün arabasına akaryakıt alan adam hangi benzin istasyonuna 2 lira 20 kuruştan aşağı vermiyor diye hesap yapmazken; yılda 1 defa aldığı mal için gidip de kurbancının gırtlağını sıkması gerekmiyor. Belki de ona bir ikramda bulunması gerekiyor; “Evet kardeşim ben çok istikrarsız bir müşteriyim ancak sana yılda bir uğruyorum hakkını helal et kaç para istiyorsun” desin. “Bin lira” mı dedi. “Al benden sana bin 100 lira” desin, hakkını versin. Yani kurban pahalı değil. Niye değil? Bakın Kahramanmaraş'ı şöyle bir gözümüzün önüne getirelim. Bundan 5 yıl, 10 yıl önce Tekerek yolunda o aşağı caddede bir tane lokanta yoktu. Şimdi yüzlerce lokanta var. Yüzlerce çay ocağı, kafeterya, pastane, akşam da ramazan günü bu kadar ağzına kadar dolu. Ödenen en küçük hesap 30 lira herkesin cebindeki sigaranın paketi 15 lira. İşte bir futbol takımı şampiyon oluyor. Ulu Cami’nin oradan ta bilmem nereye kadar araba konvoyu, mazotun bitmesi belli. Şimdi hiçbir şeyde tasarruf yok. İşte kurban geldiğinde herkeste “acaba kurban pahalı olacak mı?” sorusu! Olsun baba. Çiftçi de yılda bir defa bir şey kazansın. Yanlış mı düşünüyorum? (RÖPORTAJ: SAFA GAYRET)