Geçtiğimiz yıl ilki düzenlenen ve bu yıl festivale bir ay
kala gerçekleştirilen “Türk Sinema ve Televizyonunda Aile” başlıklı
sempozyumun ikinci günü 13 Ekim Cumartesi günü, on üç konuşmacının katılımıyla
3 oturum halinde tamamlandı.
Sempozyumun Cumartesi sabahı gerçekleştirilen ilk oturumunun
başkanlığını Malatya Film Platformu Danışmanı Sermin Çakmak Afşin üstlendi.
“Biz bugün kimi zaman çok yakın coğrafyalardan kimi zaman farklı coğrafyalardan
aile kavramının nasıl işlendiğine tanıklık edeceğiz” dediği “Dünya Sinemasında
Aile” konulu oturumun giriş konuşması yapan Afşin sözü ilk olarak Dr. Öğr.
Üyesi Mesut Aytekin’e bıraktı. “Yunanistan ve İran Sinemasında Aile” temalı
konuşmasında Aytekin; “Aile, hem bireylerin kendi kimliğini bulması hem de
bireylerin kimliklerini bulduktan sonra topluma adapte olması ve sistemin
devamını sağlaması açısından en küçük birim.” Diye sözlerine başladı. Aytekin,
Yunan sinemasında ekonomik kriz etkisi ve İran sinemasında Şah dönemi ve İslam
devriminden sinemanın nasıl etkilendiğine değindi. Aytekin sözlerine şöyle
devam etti; “Sinema zaten toplumu anlattığı için aileyi çok sık dile getiriyor.
Biz Yunan sinemasında İran sinemasında ve özellikle kendi sinemamızda aileyi görüyoruz
ama her ülkenin aile yapısı farklı ve filmlerde aile teması farklı işleniyor.”
Daha sonra söz alan Dr. Öğr. Üyesi Erkan Büker ise
“Hollywood” başlıklı konuşmasında; Amerikan sinemasının nasıl çalıştığına
değindi. Amerikan film endüstrisinin 300 milyar dolarlık bir piyasadan
beslenmekte olduğunu ve 40 milyar dolar gişe geliri 200 milyar dolar da
televizyon ve reklamcılığa para harcandığının altını çizdi. Eğlence sektörü tüm
dünyada ortalama %4 büyürken, Amerika’da ise %3 küçüldüğünü dile getiren Büker,
Amerika’yı ülke olarak Çin’in takip ettiğini dile getirdi ve Çin’in yakında
gişe olarak da Amerika’yı geçeceğini ifade etti.
Hollywood’da çok büyük 10 şirket olduğunun altını çizen
Büker, en çok gişe yapan filmlerin ise fantastik ve reel dünyadan bahsetmeyen
filmler olduğunu ifade etti.
Büker, Amerikan sinemasının çalışma prensibini ise şöyle
özetledi; “Algı yönetimi; binlerce yıldır kullanılan propoganda tekniklerinin
bir çeşidi. Algı yönetimini politikacılar, reklamcılar, medya konusunda çalışan
herkes kullanıyor. Beynimizin iki tarafı var sol tarafı düzenli matematiksel
işlemler yapıyor, sağ taraf ise sanatla ilgilileniyor. Algı yöneticileri için
olan kısım sağ taraf. Çünkü duygularla ilgili olan taraf. Çünkü biz
duygularımızı uzun süre hatırlıyoruz.
Sinemanın gücü 1940’larda keşfediliyor. Amerikan başkanı
ikinci dünya savaşına girmek için kamuoyu iknasında sinemayı kullanıyor. Halk
savaşa girmek istemiyordu ve kamuoyunu ikna etmek için bir film üretiliyor. Bu
film Casablanca. Bu film, Amerikalıların, Almanların ne kadar kötü, şiddet
yanlısı insanlar olduğunu düşünmelerini sağlıyor. Halk bu filmleri izledikçe
fikirleri değişiyor ve savaşa halk karar vermiş oluyor.
‘Karaşahin’in Düşüşü’ filminde Amerikan ordusunun en büyük
başarısızlıklarından birini halka bir kahramanlık olarak sunmuşlardır. Bu
filmde verilen mesaj Amerikan askerinin hiçbirinin geride bırakılmayacağı
mesajıdır. Burada yabancı topraklarda Amerikan ordusunun neden orada olduğu hiç
sorgulanmaz, kahramanlıkları ön plana çıkartılır.
“20. yüzyılda Kore Sineması adeta bir laboratuvar
gibi!”
Birinci oturumda Kore Filmlerini ele alan Rıza Oylum ise
ülke sinemalarından bahsetti. 20. yüzyılda Kore’nin adeta bir laboratuvar gibi
olduğunu dile getiren Oylum, tüm olumsuz durumları yaşamış bir coğrafya
olduğunu belirtti. Kore’nin iç savaş, darbe, vahşi kapitalizm, aynı zamanda
yabancı ülkelerin güdümüne maruz bırakılmış bir ülke olduğunu dile getiren
Oylum, bunun sonucu dağılmış aileler, yalnızlaşma ve yabancılaşma, makineleşmiş
ve şiddete yönelmiş bir toplum haline dönüştüklerini ifade etti.
Özellikle Güney Kore sinemasına yapılan yatırımlarla
festivallerde ses getiren bir hal aldığını ifade eden Rıza Oylum, Amerikan
sinemasıyla Kore Sineması’nın farkının Kore sinemasının hem kendi coğrafyasının
fotoğrafını çektiğini hem de vahşi kapitalizmin getirdiği tahribatın
fotoğrafını çektiğini dile getirerek sözlerini son verdi.
“Kaybettiğimiz geniş aileyi Hint Sineması’nda izliyoruz!”
Birinci oturumda Bollywood’u ele aldığı konuşması ile ilk
konuşmacı Ayşe Yılmaz’dı. Yılmaz, aile kavramı denildiğinde en önemli şeyin
insanlaşma olduğunu dile getirirken; “Aile ateşin yandığı yer anlamına
geliyor.”dedi.
Ailenin toplumun yansıtıcısı olduğunu ifade eden Yılmaz,
aile içinde kız ve erkek çocuk algısının farklılaştığını, kadının ise aile
içinde toparlayıcı görevi üstlendiğini, erkeğin de dış görevleri üstlendiğini
belirten Yılmaz sözlerine şöyle devam etti; ”Hindistan’daki aile yapısını
anlamak için çekirdek ve geniş aileye değinmek gerekiyor. Geniş aile; Birleşik
aile ve kardeş bağına dayalı aile anlamına geliyor, Hindistan’da.
Hindistan’daki geniş aile de film şirketlerinin aile şirketi olmasını
beraberinde getiriyor. Sanayileşmeyle beraber Hindistan’da çekirdek aileye de
rastlamaya başlıyoruz. Evlenme genelde aile isteğiyle oluyor. Yeni dönemde aşk
evlilikleri de ortaya çıkmış durumda. Anne ve çocuk arasında sıkı bir bağ
vardır. Baba ise bir otorite figürüdür.”
“Yeni sinema 1950’lerde ortaya çıkıyor. Sokaktaki insanlara
yöneliyor ve şarkılara dayanmayan bir yapısı var.” diyen Yılmaz sözlerini ise
şöyle tamamladı; “Yeni dönem Hint sinemasında çocuklar üzerinden giden
hikayeler var. Geniş aile kavramı hala filmlerde işleniyor. Belki de biz
kaybettiğimiz geniş aileyi Hint sineması işlediği o nostaljik yapıyı devam
ettirdiği için severek izliyoruzdur.”
13 Ekim Cumartesi gerçekleşen ikinci oturumun konusu “Yeni
Türkiye, Yeni Sinema, Yeni Aile” idi. Oturuma Sinan Sertel başkanlık ederken
ilk sözü “Gelenek ve Modernizm Çerçevesinde Sinemanın Değişen Aile Etkileri
başlıklı konuşmasıyla” Prof. Dr. Peyami Çelikcan aldı. Sinemayla 19. yüzyıl
sonunda tanışan Osmanlı’nın sancılı gelişim sürecinden bahseden Çelikcan,
Cumhuriyet dönemine geçişle birlikte hızlı modernleşen toplumda aile
kavramındaki değişimin sinemaya yansımasının altını çizdi. Oturumun diğer bir
konuşmacısı sinema yazarı Sadi Çilingir ise “Festival Filmlerinde Aile”yi
değerlendirdi. Film festivallerinde aile filmlerine çok rastlanılmadığını dile
getiren Çilingir, Malatya Uluslararası Film Festivali’nin aile temasına yer
vermesiyle sinemamızda aile filmleri üretiminin çoğalacağından bahsetti.
Oturumun devamında “Komedi Filmlerinde Aile” başlıklı
konuşmasıyla oyuncu Mehmet Usta sözü devraldı. Usta, “Televizyon dizilerinde
artık aile hikayeleri anlatılmıyor. Biz aileden konuşurken nostaljik bir şeyden
bahsediyor gibi konuşuyorsak burada ciddi bir sorun vardır” diye konuştu.
Oturumun son konuşmasını ise “Yeni Medyada Aile” konusuyla
sinema yazarı Burak Göral yaptı. Göral, çocukların sinemayla ilişkilerinin
değiştiğine, etraflarında çok fazla ekran olduğuna ve ebeveynlerin çocukların
erişeceği içerikleri kontrol altında tutması konularına değindi.
Günün ve sempozyumun son oturumunun başkanlığını ise Doç.
Dr. Gülbuğ Erol üstelendi. “Oyun mu Oynuyoruz?” başlıklı oturumda ilk söz
oyuncu Emre Kızılırmak’ındı. Kızılırmak, “Genç Ekranda Yaşlanmadan Önce” konulu
konuşmasında şunları söyledi;” Rol aldığım işlerde baba figürünü çok kez
canlandırdım. Hepsi severek oynadığım rollerdi. Oyuncu olarak kötü bir
karakteri canlandırabilirim ancak kötü olmasının bir nedeni olmalı.”
Son olarak söz alan oyuncu Gökhan Mumcu ise “Beyaz Camın
İçinden” temalı konuşmasını gerçekleştirdi. Mumcu ise dizi reytingleri üzerine
şunları söyledi; “Dizilerde gördüğümüz karakterler seyircilerin eseri. O
karakterler izleniyor, reyting alıyor ve daha fazlası üretiliyor. Yozlaşmış
karakterleri de seyirci izlediği sürece ve bu diziler reyting aldığı sürece
üretilmeye devam edecek. Kaliteli işler üretiliyor ancak izlenmiyor, reyting
almıyor.”















